Memeliler başta olmak üzere pek çok hayvan türünde bölgesini, yuvasını ve yavrularını koruma davranışı, evrimsel bir içgüdü olarak kendini gösterir. Primat evriminde bu eğilim, aile yapılarının ve klanların oluşumuyla daha da belirgin hale gelmiştir; erkekler, sürülerini ve bölgelerini dış tehditlere karşı savunma görevini üstlenmiştir. İnsan evriminde ise küçük grupların birleşerek topluluklar oluşturması, kaynakların, dişilerin ve yavruların korunması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu davranışın temelinde, tüm canlıların ortak amacı yatar: genlerini bir sonraki nesle aktararak soyun devamlılığını sağlamak. Savaşların, çatışmaların ve mücadelelerin kökeninde bu biyolojik gerçeklik bulunur; insan da dahil her canlı, soyunu sürdürebilmek için bu dürtüyle hareket eder. İnsanlık tarihi boyunca, bölgelerin ve kaynakların korunması adına verilen mücadeleler, bu evrimsel zorunluluğun bir yansımasıdır ve savaşın tamamen ortadan kalkacağı bir zaman dilimi, doğanın işleyişi gereği mümkün görünmemektedir.
Evrimin bu acımasız döngüsü, "her canlının barış içinde yaşayacağı bir dünya" idealini ütopik bir hayal olarak bırakır. Barışı en azından insan toplulukları için asgari düzeyde tutabilmek bile büyük bir başarı sayılsa da, bu çaba doğal dengeyi bozarak daha karmaşık sorunları beraberinde getirir: kıtlık, susuzluk, salgın hastalıklar, kaos, nüfus patlaması ve kitlesel göçler. Bu sorunların tanıdık gelmesi tesadüf değildir; insanlık, uzun sayılabilecek bir süredir savaşın azaldığı, barışın ise baskın olduğu dönemler yaşamıştır. Ancak bu görece huzurlu dönemler, gelecekte yeni savaşların kaçınılmazlığını ortadan kaldırmaz. Her toplum, genetik mirasını sürdürebilmek için gerekirse zor kullanarak diğer toplulukların alanlarına, kaynaklarına ve hatta yaşamlarına müdahale eder. Bu, milyonlarca yıldır süregelen bir döngüdür ve evrimin işleyişi, kısa bir 50 yılda kökten değişecek kadar esnek değildir. Ataerkil yapılar, binlerce yıllık deneyim, acı ve kayıplar üzerine inşa edilmiştir; bu sistemler, doğanın kaotik düzenini yönetmek değil, hayatta kalmayı garantilemek için tasarlanmıştır.
Dinler, ahlak kuralları ve kültürel normlar, atalarımızın soyun devamını sağlamak ve klanlarını ayakta tutmak için geliştirdiği araçlardır. Erkeklerin kanı, canı ve emeğiyle inşa edilen bu sistemler, bugün modern toplumların konforlu alanlarında kolayca eleştirilebilir hale gelmiştir. Eleştiriler haklı noktalara dayanabilir; ancak erkeklik kavramının aşınması, toplumu bir arada tutan ahlaki yapıları ve medeniyeti zirveye taşıyan değerleri tehlikeye atar. Onur, erdem ve şeref gibi kavramlar, erkekleri toplumun çıkarları uğruna kendilerini feda etmeye motive eden insan türünün yarattığı en olağanüstü buluşlardır. Bu değerler, şiddet olmaksızın bir toplum sözleşmesi oluşturmuş ve erkeklerin hayatlarını ortaya koyarak ailelerini, ülkelerini ve nihayetinde soylarını koruma isteğini pekiştirmiştir. Ancak günümüzde bu kavramların dünya genelinde çökmeye başlaması, kaosu ve belirsizliği beraberinde getirmektedir; bedelli milliyetçilik gibi yüzeysel yaklaşımlar bir yana, gerçek anlamda askerlik yapmış erkekler için kurulan kan kardeşliği bağı, her şeyin üzerinde bir değere sahiptir.
Türk erkekleri, 40 yılı aşkın süredir terörle mücadele gibi zorlu bir sınavdan geçmektedir. Bu mücadelede binlerce kişi hayatını kaybetmiş, sakat kalmış; öğretmenler, doktorlar, memurlar, kadınlar ve erkekler dahil sayısız Türk vatandaşı bu uğurda bedel ödemiştir. Ancak gelinen noktada, yaşlanan Türk erkekleri, kaybettikleri asker arkadaşlarını, devrelerini ve verdikleri mücadeleleri unutmuşçasına, siyasilerin terörist elebaşlarını övgüyle karşılamasını olağan görmeye başlamıştır. Bu, onur ve şeref gibi kavramların aşınmasının bir göstergesidir. Daha da çarpıcı olan, bu ahlaki çöküşün, milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin eliyle hızlandırılmasıdır. Atalarımızın, dedelerimizin ve büyüklerimizin canlarıyla, kanlarıyla ödedikleri bedellerle, sırf bizim kaynaklarımızı, soyumuzu ve huzurumuzu korumak uğruna verdikleri onurlu mücadeleler, bugün ilkel milliyetçi muhafazakar söylemlerin ihanetiyle eriyip gitmektedir. Bu çöküş, kimsenin sesini çıkarmaması için bilinçli bir sessizlikle desteklenmektedir.
Türkiye’de tüm siyasi partiler, ideolojiler, dernek ve stklar yerini zararlı cemiyetlere bırakmıştır. Sağcı ya da solcu olmanın bir anlamı yoktur; Mustafa Kemal Atatürk’ün vurguladığı gibi, olayları, kişileri ve ideolojileri fikri hür, vicdanı hür bir şekilde değerlendiremeyenler, bu zararlı cemiyetlerin birer parçası haline gelir. Atalarının ve kardeşlerinin şanlı mücadelelerini hiçe sayan yaşlı Türk erkekleri, ülkelerini ve çocuklarının geleceğini umursamayan, onurunu, şerefini ve namusunu yitirmiş bir kuşak olarak tarihe geçecektir. Bu kahvehane kuşağı, Türk yurdunun temel taşlarını yerle bir eden bir miras bırakmaktadır; çünkü erkeklik kavramının çöküşü, yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumun dayandığı tüm yapıları sarsan bir felakettir.
Medeni Türk gençleri, bu yaşlı kuşağa bakarak nasıl erkek olunmayacağını açıkça görmelidir. Tarih, bize şunu öğretir: Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden Osmanlı’nın duraklama dönemine, büyük medeniyetlerin yıkılışı hep ahlaki erozyonla başlamıştır. Türk gençleri, alfa atalarının türlü mücadeleyle inşa ettiği değerleri yeniden sahiplenmek zorundadır. Onur, şeref ve erdem, yalnızca bireysel birer sıfat değil, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan, karşılıklı sözleşme ve anlaşmayla bağlanan direklerdir. Bugün eleştirilen ataerkil öğretiler, doğanın vahşi gerçekliğine karşı insanlığın bulduğu bir cevaptı; bu cevap, kusurlarıyla birlikte, medeniyeti bugüne taşıdı. Bizler, bu mirası anlamadan, sadece konforlu alanlardan eleştiri yağdırmak yerine, evrimin ve tarihin acı derslerini kavrayarak geleceği şekillendirmek zorundayız.
Türkiye, son 10 yılda binbir türlü dehşet verici felaketin pençesinde kıvranıyor. Sadece son 1 yılda bile depremlerde yüz binlerce insan can verdi, belediye ve kamu ihmalleri yangınlarda 78 vatandaşımızın hayatına mal oldu, sokaklarda Türk çocukları başıboş köpekler tarafından parçalandı ve bu köpekler inadına beslendi. Hâlâ konteynerlerde yaşam mücadelesi veren insanlar var; ekonomik krizle boğuşan, sokakta kalan, açlıktan perişan olan, çoluğuna çocuğuna karşı mahcup düşen vatandaşlarımızın durumu içler acısı. Memleketin kaynakları talan edilirken, insanlar kurtuluşu sanal kumar ve suç içerek başka yerlerde arıyor ve hâlleri her geçen gün kötüleşiyor. Memlekette aranması gereken daha nice hak varken, “mesele İmamoğlu değil” argümanı kulağa boş bir popülizm gibi geliyor.
Bu ülkede adaletsizlik ve felaket kol geziyor. Etnik doktorların Türk bebeklerini örgütlü bir şekilde kıyımdan geçirdiği, milliyetçilerin terör elebaşlarını bağrına basması, binbir emekle yetiştirilen on binlerce Türk’ün terøristlerine ve suçlulara af çıkarılmasıyla heba edilmesi… Daha neler neler! En güzel şehirlerimizin toplumumuzun demografisi ilkellerle doldurularak bozuluyor, sokaklarda, meydanlarda paçavralar sallandırılıyor emir kulları bunlara pamuk şeker dağıtırken olanlara karşı çıkan medeni Türk gençlerine düşmanıymışcasına türlü zorbalıklar uyguluyor. Atatürk ve Türk kelimesini ağzına almayan istilącılara, etnik unsurlara boyun eğen bir Cexap, bunca felakete ve adaletsizliğe sessiz kaldı; ve sonra "Türk ve Atatürk" kelimesine alerjisi olan Ekrem gibi biri için Türk gençlerini sokaklara çağırdı, Atatürk kozunu oynayarak ve onları ateşe attı. Ne kadar alçakça bir davranış! Türk çocuklarının parçalanmasına sessiz kalan belediyeler, şimdi hangi yüzle seslerini yükseltiyor? Tanju gibi isimler, yangın ihmallerinden dolayı zaten hesap verecekken, siyasi soytarılık ve cesaret gösterileriyle halkı arkasına alıp gündem yaratma peşinde. Ekrem’in, Ümit’in, Tanju'nun ya da diğer muhalif ya da iktidardaki belediye başkanlarının Türk çocuklarını parçalayan başıboş köpekler için verdiği “can dost” edebiyatı hepimizin malumu!
Siyasiler ve ünlüler, hiçbir zaman dostumuz olmadı; yarın hepsi aynı masaya tekrar oturacak. Bunun bir tiyatro ve popülizm oyunu olduğunu, AQP'nin Cexap ile anlaşarak yürüttüğü bir süreç olduğunu düşünüyorum. Toplumlar bunu kabul etmese de aynı anda hem popüler ve hemde mağdur olanı seviyor ve daha sonra bunu kişisel bir başarı gibi şova çeviriyor. Dün 15 milyon insan kendinden emin bir şekilde tek adayın olduğu bir seçim tiyatrosuna, Ekrem dayatmasına oy verdi ve insanları haklı tepkisi yine yandaş konserlere ve sandığa oy atmaya dönüştürülerek söndürüldü.
Cexap'ın son bütün adayları dayatmaydı. Halkı devamlı istedikleri tek bir seçeneğe yönlendirip oy vermeye zorluyor ve bunun mücadelenin en önemli kısmı olduğu yalanına ikna ediyorlar. Özgür'ün bu süreçte Kemal'in Muharrem'e yaptığı gibi hem Mansur hemde Ekrem'i aradan çıkarmak için baş aktör olma ihtimali de unutulmamalı. Ben bütün belediye başkanlarının hatta çalışanlarının en az iktidar kamu kurum ve çalışanları kadar suçlu olduğunu düşünen birisiyim. Gerçek bir adalet artıyorsak evet hepsi yargılanmalı. Ama terør örgütü liderine mektup yazıp İstanbul'un meydanlarında okutturma fırsatı veren iktidar ve aylardır terør örgütünün siyasi piyonlarıyla devamlı kucaklaşan Mexap ve Bahçeli değil mi? İktidar ve muhalefet, birbirlerini suçlayarak mevcut konumlarını korumak için argümanlarını bu kirli döngüden beslenerek üretiyor.
Terøristleri, istilącıları ve suçluları koruyan AQP ve Mexap onları her durumda destekleyen Cexap var oldukça, bu düzen kendini yeniden üretmeye devam edecek. Özünü ülkūcülükten alan ilkel milliyetçilik sadece gömlek değiştiriyor; sloganlar, semboller, söylemler, davranışlar, hatta bıyıklar bile aynı. Bu ilkel milliyetçiliğin ürünü olan emir kulları, terøristlere pamuk şeker dağıtırken Türk gençlerine adeta düşman muamelesi yapıyor; cop sallıyor, biber gazı ve plastik mermi sıkıyor. Çünkü artık yalnızca teşkilatlarını, tarikatlarını ve siyasi partilerini kendi kabileleri olarak görüyorlar. Türk gençlerini ise büyük bir kıskançlıkla yaşam tarzı ve dünya görüşü açısından kendilerinin asla erişemeyeceği bir kesim olarak değerlendiriyorlar. Bir zamanlar aynı ilkokul sıralarını paylaştıkları arkadaşları ya da ortak bir milletin fertleri değil, onlara fazla mesai yaptıran, yoran, kontrol edilmesi gereken bir kalabalık olarak bakıyorlar.
Gezi olayları, etnik problem çıkarıcılar ve ajanlar yüzünden sonuçsuz, cıvık bir hal aldı; ama Z kuşağının bu olaylara mesafeli durması müthiş bir başarıydı. Gezi’de Türk gençlerine önderlik edecek bir siyasi karakter çıkmadı, siyasi hiçbir sonuca varılamadı. Şimdi ise Özgür'ün harcamaya çalıştığı Mansur ve Kemal'in harcadığı Muharrem’in bu eksikliği telafi etmeye çalıştığını görüyoruz. Sürece Muharrem liderlik etmeli, bu çok açık; adamın hakkını yiyen Cexap’den başkasının önüne geçmesi engellenmeli. Bu tiyatrodan Ekrem ya da Özgür değil, sadece Muharrem ve Mansur güçlenerek çıkmalı. Madem sokağa çıkıldı Gezi’den ders alınmalı; Türk gençleri bir kez daha sahipsiz bırakılmamalı. Ama bırakılıyor.
Cexap bütün gösterileri konser alanına çevirircesine kendi yandaş sanatçılarıyla duygusal ve insanların motivasyonlarını düşüren şarkılar türkülerle geçiştiriliyor. Cexap, TR'in en güçlü 2. Partisi istese ünlüleri, ekonomik ve avukat gücünü de kullanarak meydanlara ilaçlar, doktorlar, gaz maskeleri, korumalı yelekler, yiyecekler her şeyi sağlar ve gençlerin güvenliğini sağlamak için en iyi sekilde örgütler ama yapmıyor. Boykot ve grevin ne derece önemli olduğu bilindiği halde tüm söylemleri sadece gaz almak üzerine yüzeysel gerçekleşiyor. Ama benim gerçek tedirginliğim, 2050’ye geldiğimizde Y ve Z kuşağı Türk ihtiyarları, 19 Mart 2025’te aslında bir devir teslim töreni yaşandığını fark etmesi olur: küresel güçlerin istediği Ekrem’in Tayyip’in yerine aynı Tayyip gibi hazırlanması, halkın her şeyi unutup tam desteğini vermesi ve herkesin Cexap'lı olması için içeri alındığını ve 25 yıl izlediği filmin ikinci 25 yılını daha izlediğini anlayacak olmasıdır. Bu olmamalı! Siyasi tiyatronun bir parçası olarak Ekrem’in parlatılması, halkın gazını almak ve sistemi sürdürmek için bir hamle olma ihtimali asla unutulmamalı.
Bu bir popülizm meselesi. İktidar ve muhalefet birbirini besler, arka kapılarda herkes anlaşır Türk halkı ise kandırılmaya ve fakirleşmeye devam eder.
Bu döngüyü kırmanın yolu hepimizin siyasete atılmasından geçiyor.
Günümüz siyasetinde en büyük problemlerden biri, gerçekten bilgili, eğitimli ve disiplinli insanların aktif siyasi rollerden kaçınmasıdır. Bunun temel sebeplerinden biri, siyasetin içindeki adam kayırmacılık, ikiyüzlülük ve kirli ilişkilerle dolu olmasıdır. Türkiye'de yapılan araştırmalar, liyakatsizliğin ve siyasi kayırmacılığın kurumsallaşmasının, nitelikli bireylerin kamudan ve siyasetten uzaklaşmasına neden olduğunu gösteriyor. Örneğin, 2021’de yapılan bir araştırmada, gençlerin %70’inin yurt dışına gitmek istemesinin en büyük sebebi olarak fırsat eşitsizliği ve siyasi ortam gösterilmişti. Yani, yetkin bireyler adil olmayan bu yapıya dahil olmak istemiyor ve alanlarında uzmanlaşarak yurt dışında veya özel sektörde kendilerine bir yol çiziyorlar.
Bu durumun doğrudan sonucu, siyasetin daha düşük nitelikli ve fırsatçılığı iyi bilen kişiler tarafından ele geçirilmesi oluyor. Sosyal psikoloji ve siyaset bilimi çalışmalarına göre, politik arenada yükselmek için yüksek bilgi ve erdemden ziyade, manipülasyon yeteneği, popülizm ve çıkar ilişkileri daha belirleyici oluyor. "Dunning-Kruger Sendromu" olarak bilinen olgu da burada devreye giriyor; yani bilgi seviyesi düşük insanlar, kendi yetersizliklerini fark edemedikleri için kendilerine fazla güveniyor ve cesurca ön plana çıkıyorlar. Türkiye özelinde, siyasette ve bürokraside yükselen birçok kişinin liyakat yerine kişisel sadakatle atandığını gösteren birçok akademik çalışma bulunuyor.
Bu durumun topluma yansıması ise daha büyük bir sorun teşkil ediyor. Eğitimsiz, manipülatif ve çıkarcı insanların yönetimde olduğu ülkelerde kurumsal yozlaşma artıyor, kamu kaynakları verimsiz kullanılıyor ve halkın refah seviyesi giderek düşüyor. Türkiye’de yıllardır süregelen ekonomik krizlerin ve liyakat sorunlarının temelinde de bu mekanizma yatıyor. Örneğin, Dünya Bankası’nın 2023 yılı raporunda, Türkiye’de kamusal şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin ciddi anlamda gerilediği belirtilmişti. Bu durum, nitelikli insanların hem kamu sektöründe hem de siyasi arenada yer almak istememesine yol açıyor ve bir kısır döngü oluşuyor.
Bu döngünün kırılması, gençlerin önce kendi güçlerini inşa etmesiyle mümkün olur. Siyasete doğrudan atılmak yerine, önce ekonomik olarak güçlenmek, tanınırlık kazanmak ve bir kitle oluşturmak zorundalar. Günümüz dünyasında sosyal medya ve dijital platformlar, bireylerin hem para kazanmalarını hem de seslerini duyurmalarını sağlıyor. Gençlerin önce bu mecralarda sağlam bir yer edinip ardından cesurca siyasi söylemler geliştirmesi gerekiyor. Bunu başaranlar, gelen nesiller için de birer rol model haline gelir ve siyaset sahnesine dışarıdan alternatif figürler sunar. Eğer gençler önce ekonomik özgürlüğünü kazanmazsa, siyasetin içine girenler de kısa sürede mevcut düzenin bir parçası olmaya mecbur kalıyor.
Sorunun temelinde, mevcut siyasilerin halkı sahte tartışmalarla oyalayıp perde arkasında her konuda anlaşmaları yatıyor. İktidar veya muhalefet fark etmeksizin, sistemin içindeki herkes belirli bir çıkar düzenini koruma konusunda mutabık. Sandıkta "rekabet" varmış gibi gözükse de, aslında halkın önüne konan tüm seçenekler zaten aynı mekanizma tarafından belirlenmiş oluyor. Bugün yaşananlar da bundan farklı değil; seçim süreçleri, medya manipülasyonları ve algı operasyonlarıyla, halkın "doğru" sandığı bir adaya yönlendirilmesi sağlanıyor. Kısacası, sistem her zaman kendi devamlılığını korumak için halkın eline sahte bir özgürlük duygusu veriyor.
Bu düzenin değişmesi için siyasetin tamamen dışından gelen, mevcut yapıdan bağımsız, güçlü alternatif figürlerin ortaya çıkması şart. Fakat bu, yalnızca bireysel çıkışlarla değil, örgütlü ve bilinçli bir hareketle mümkün olur. Gençlerin, birbirini destekleyen ekonomik ve sosyal ağlar oluşturması gerekiyor. İş dünyasında, medyada, akademide ve sanatta güçlü bir jenerasyon oluşursa, bu insanlar belirli bir noktadan sonra siyasi alanlara da rahatça girebilirler. Siyasette güçlü olmak için önce ekonomik özgürlük, bağımsız medya gücü ve geniş bir kitle desteği gerekir. Mevcut siyasetin içinde yükselmeye çalışan gençler ise ya engellenir ya da sistemin bir parçası haline gelmek zorunda kalır.
Özetle, bu düzeni değiştirmek için önce bağımsız ekonomik ve sosyal gücü olan bireyler yaratmak şart. Mevcut siyasi düzen, halkı kandırarak, sahte rekabetler yaratıp perde arkasında anlaşarak her zaman kontrolü elinde tutar. Bu çarkın dışına çıkmanın tek yolu, gençlerin önce kendi ayakları üzerinde durması, sonra cesurca siyasi söylemler üretmesi ve geniş kitlelere hitap etmesidir. Ancak o zaman, halka gerçekten bir alternatif sunulabilir ve sistemin dayattığı sahte seçeneklerin dışına çıkılabilir.
Buraya kadar sabırla okuyanlar için yazıyı, tarihin ve insan doğasının bize öğrettiği kilise bir gerçeklikle bitirmek istiyorum: Zor zamanlar güçlü erkekler yaratır, güçlü erkekler rahat zamanlar inşa eder, rahat zamanlar zayıf erkekler doğurur, zayıf erkekler ise yeniden zor zamanları tetikler. Bu döngü, insanlık tarihinin değişmez bir yasasıdır; Antik Roma’dan Osmanlı’ya, her büyük medeniyet bu sarmalın içinde yükselmiş ve çökmüştür. Bugün Türkiye’nin yaşadığı zorluklar –depremler, ekonomik krizler, adaletsizlikler, demografik bozulmalar– ne kadar öfkelendirici, ne kadar isyan ettirici olsa da, bu kaosun içinde bir dönüşüm filizleniyor. Kızsak da, bağırsak da, ülkeyi terk etsek de, bu zor zamanlar yeniden güçlü insanlar yaratıyor. Çünkü insan, en karanlık anlarda bile hayatta kalmak için bir yol bulur; bu, evrimin ve tarihin bize bahşettiği en acımasız ama en güçlü hediyedir.
Bu zor zamanlar, bireyleri ve toplumu yeniden şekillendiriyor. Ekonomik okuryazarlık artık lüks değil, bir zorunluluk haline geldi; insanlar bütçelerini yönetmeyi, krizlerde ayakta kalmayı öğreniyor. Yeni diller öğrenen gençler, kendilerini küresel arenada konumlandırmak için sınırları zorluyor. Kaybedecek bir şeyi olmadığını fark eden bir Türk genci, otostopla dünya turuna çıkıyor, girişimcilik ruhuyla bir şeyler deniyor ve kendini geliştirmekten vazgeçmiyor. Son 10 yılda yaşanan her felaket –depremlerden sokaklardaki kaosa, terørden ekonomik çöküşe– Y ve Z kuşağını yalnızca mağdur etmedi; aynı zamanda onları dünya standartlarının çok ötesinde donanımlı, dirençli ve kararlı bireyler haline getirdi. Bu gençler, yalnızca hayatta kalmayı değil, hayatta kalmayı bir sanata dönüştürmeyi öğrendi.
Bu dönüşüm, tesadüf değil; zorlukların çelikleştirdiği bir neslin yükselişidir. Büyük Buhran’dan çıkan Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sı, ya da Kurtuluş Savaşı’ndan doğan Cumhuriyet nesli gibi, Türkiye’nin gençleri de bu kaostan güçlenerek çıkıyor. Atatürk’ün “Umudum gençliktedir” sözü, romantik bir temenni değildi; o, tarihin bu döngüsünü anlamıştı. Zor zamanların zayıfları elediğini, geriye yalnızca mücadele edebilenleri bıraktığını biliyordu. Bugün, sokaklarda başıboş köpekler tarafından tehdit edilen, ekonomik krizde ailesine bakamayan, siyasilerin tiyatrosuna tanık olan gençler, bu çaresizlikten bir kalkan gelişiriyor. Her bir kayıp, her bir ihanet, onları daha keskin, daha bilinçli ve daha örgütlü hale getirecek. Bu nesil, sadece kendi geleceğini değil, ülkesinin kaderini de yeniden yazacak bir potansiyel taşıyor.
Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi, örgütlenmeye ve harekete geçmeye bağlı. Y ve Z kuşağı, siyasi ve ekonomik gücü ele geçirme yolunda artık sadece zamanla yarışıyor. Teknolojiyle büyüyen, bilgiye anında ulaşabilen, sınırları tanımayan bu gençler, eski düzenin çürümüş yapısını yıkacak araçlara sahip. Onlar, popülist söylemlerle kandırılmayacak kadar uyanık, milliyetçilik gömlekleriyle oyalanmayacak kadar akılcı. Terør elebaşlarını savunanlara, istilącılara kucak açanlara, Türk çocuklarının haklarını hiçe sayanlara karşı duracak bir irade geliştiriyorlar. Bu gençler, Atatürk’ün hayal ettiği gibi fikri hür, vicdanı hür bir nesil olarak, zararlı cemiyetlerin değil, Türk milletin çıkarlarının peşinde koşacak. Çünkü kendilerine dayak atılırken terøristlerin sevgiyle karşılandığı yaşayarak gördüler. Zor zamanların ateşinde pişen bu nesil, rahat zamanları inşa edecek güçlü erkekleri ve kadınları barındırıyor.
Türkiye’nin bugünkü kaosu, bir son değil, bir başlangıçtır. Evet, zor zamanlar bizi yordu, öfkelendirdi, belki de umutsuzluğa sürükledi; ama aynı zamanda yeniden güçlü insanlar yarattı. Bu döngü kırılmaz; tarih, zayıfların elendiği, güçlülerin yükseldiği bir sahnedir. Y ve Z kuşağı, bu sahnenin yeni kahramanları olmaya aday. Onların örgütlenip siyasi ve ekonomik gücü ellerine alması, yalnızca bir zaman meselesi. Atatürk’ün gençlere olan inancı, bu gerçeğin en büyük kanıtıdır: Zor zamanlar geçip gittiğinde, geriye yalnızca güçlüler kalır ve o güçlüler, Türkiye’yi yeniden inşa eder. Medeni Türk gençleri, kaostan doğan umut olarak, Türk milletinin geleceğini kurtaracak tek ve gerçek kuvvettir.⚡
Evrimin bu acımasız döngüsü, "her canlının barış içinde yaşayacağı bir dünya" idealini ütopik bir hayal olarak bırakır. Barışı en azından insan toplulukları için asgari düzeyde tutabilmek bile büyük bir başarı sayılsa da, bu çaba doğal dengeyi bozarak daha karmaşık sorunları beraberinde getirir: kıtlık, susuzluk, salgın hastalıklar, kaos, nüfus patlaması ve kitlesel göçler. Bu sorunların tanıdık gelmesi tesadüf değildir; insanlık, uzun sayılabilecek bir süredir savaşın azaldığı, barışın ise baskın olduğu dönemler yaşamıştır. Ancak bu görece huzurlu dönemler, gelecekte yeni savaşların kaçınılmazlığını ortadan kaldırmaz. Her toplum, genetik mirasını sürdürebilmek için gerekirse zor kullanarak diğer toplulukların alanlarına, kaynaklarına ve hatta yaşamlarına müdahale eder. Bu, milyonlarca yıldır süregelen bir döngüdür ve evrimin işleyişi, kısa bir 50 yılda kökten değişecek kadar esnek değildir. Ataerkil yapılar, binlerce yıllık deneyim, acı ve kayıplar üzerine inşa edilmiştir; bu sistemler, doğanın kaotik düzenini yönetmek değil, hayatta kalmayı garantilemek için tasarlanmıştır.
Dinler, ahlak kuralları ve kültürel normlar, atalarımızın soyun devamını sağlamak ve klanlarını ayakta tutmak için geliştirdiği araçlardır. Erkeklerin kanı, canı ve emeğiyle inşa edilen bu sistemler, bugün modern toplumların konforlu alanlarında kolayca eleştirilebilir hale gelmiştir. Eleştiriler haklı noktalara dayanabilir; ancak erkeklik kavramının aşınması, toplumu bir arada tutan ahlaki yapıları ve medeniyeti zirveye taşıyan değerleri tehlikeye atar. Onur, erdem ve şeref gibi kavramlar, erkekleri toplumun çıkarları uğruna kendilerini feda etmeye motive eden insan türünün yarattığı en olağanüstü buluşlardır. Bu değerler, şiddet olmaksızın bir toplum sözleşmesi oluşturmuş ve erkeklerin hayatlarını ortaya koyarak ailelerini, ülkelerini ve nihayetinde soylarını koruma isteğini pekiştirmiştir. Ancak günümüzde bu kavramların dünya genelinde çökmeye başlaması, kaosu ve belirsizliği beraberinde getirmektedir; bedelli milliyetçilik gibi yüzeysel yaklaşımlar bir yana, gerçek anlamda askerlik yapmış erkekler için kurulan kan kardeşliği bağı, her şeyin üzerinde bir değere sahiptir.
Türk erkekleri, 40 yılı aşkın süredir terörle mücadele gibi zorlu bir sınavdan geçmektedir. Bu mücadelede binlerce kişi hayatını kaybetmiş, sakat kalmış; öğretmenler, doktorlar, memurlar, kadınlar ve erkekler dahil sayısız Türk vatandaşı bu uğurda bedel ödemiştir. Ancak gelinen noktada, yaşlanan Türk erkekleri, kaybettikleri asker arkadaşlarını, devrelerini ve verdikleri mücadeleleri unutmuşçasına, siyasilerin terörist elebaşlarını övgüyle karşılamasını olağan görmeye başlamıştır. Bu, onur ve şeref gibi kavramların aşınmasının bir göstergesidir. Daha da çarpıcı olan, bu ahlaki çöküşün, milliyetçi ve muhafazakâr kesimlerin eliyle hızlandırılmasıdır. Atalarımızın, dedelerimizin ve büyüklerimizin canlarıyla, kanlarıyla ödedikleri bedellerle, sırf bizim kaynaklarımızı, soyumuzu ve huzurumuzu korumak uğruna verdikleri onurlu mücadeleler, bugün ilkel milliyetçi muhafazakar söylemlerin ihanetiyle eriyip gitmektedir. Bu çöküş, kimsenin sesini çıkarmaması için bilinçli bir sessizlikle desteklenmektedir.
Türkiye’de tüm siyasi partiler, ideolojiler, dernek ve stklar yerini zararlı cemiyetlere bırakmıştır. Sağcı ya da solcu olmanın bir anlamı yoktur; Mustafa Kemal Atatürk’ün vurguladığı gibi, olayları, kişileri ve ideolojileri fikri hür, vicdanı hür bir şekilde değerlendiremeyenler, bu zararlı cemiyetlerin birer parçası haline gelir. Atalarının ve kardeşlerinin şanlı mücadelelerini hiçe sayan yaşlı Türk erkekleri, ülkelerini ve çocuklarının geleceğini umursamayan, onurunu, şerefini ve namusunu yitirmiş bir kuşak olarak tarihe geçecektir. Bu kahvehane kuşağı, Türk yurdunun temel taşlarını yerle bir eden bir miras bırakmaktadır; çünkü erkeklik kavramının çöküşü, yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumun dayandığı tüm yapıları sarsan bir felakettir.
Medeni Türk gençleri, bu yaşlı kuşağa bakarak nasıl erkek olunmayacağını açıkça görmelidir. Tarih, bize şunu öğretir: Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden Osmanlı’nın duraklama dönemine, büyük medeniyetlerin yıkılışı hep ahlaki erozyonla başlamıştır. Türk gençleri, alfa atalarının türlü mücadeleyle inşa ettiği değerleri yeniden sahiplenmek zorundadır. Onur, şeref ve erdem, yalnızca bireysel birer sıfat değil, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan, karşılıklı sözleşme ve anlaşmayla bağlanan direklerdir. Bugün eleştirilen ataerkil öğretiler, doğanın vahşi gerçekliğine karşı insanlığın bulduğu bir cevaptı; bu cevap, kusurlarıyla birlikte, medeniyeti bugüne taşıdı. Bizler, bu mirası anlamadan, sadece konforlu alanlardan eleştiri yağdırmak yerine, evrimin ve tarihin acı derslerini kavrayarak geleceği şekillendirmek zorundayız.
Türkiye, son 10 yılda binbir türlü dehşet verici felaketin pençesinde kıvranıyor. Sadece son 1 yılda bile depremlerde yüz binlerce insan can verdi, belediye ve kamu ihmalleri yangınlarda 78 vatandaşımızın hayatına mal oldu, sokaklarda Türk çocukları başıboş köpekler tarafından parçalandı ve bu köpekler inadına beslendi. Hâlâ konteynerlerde yaşam mücadelesi veren insanlar var; ekonomik krizle boğuşan, sokakta kalan, açlıktan perişan olan, çoluğuna çocuğuna karşı mahcup düşen vatandaşlarımızın durumu içler acısı. Memleketin kaynakları talan edilirken, insanlar kurtuluşu sanal kumar ve suç içerek başka yerlerde arıyor ve hâlleri her geçen gün kötüleşiyor. Memlekette aranması gereken daha nice hak varken, “mesele İmamoğlu değil” argümanı kulağa boş bir popülizm gibi geliyor.
Bu ülkede adaletsizlik ve felaket kol geziyor. Etnik doktorların Türk bebeklerini örgütlü bir şekilde kıyımdan geçirdiği, milliyetçilerin terör elebaşlarını bağrına basması, binbir emekle yetiştirilen on binlerce Türk’ün terøristlerine ve suçlulara af çıkarılmasıyla heba edilmesi… Daha neler neler! En güzel şehirlerimizin toplumumuzun demografisi ilkellerle doldurularak bozuluyor, sokaklarda, meydanlarda paçavralar sallandırılıyor emir kulları bunlara pamuk şeker dağıtırken olanlara karşı çıkan medeni Türk gençlerine düşmanıymışcasına türlü zorbalıklar uyguluyor. Atatürk ve Türk kelimesini ağzına almayan istilącılara, etnik unsurlara boyun eğen bir Cexap, bunca felakete ve adaletsizliğe sessiz kaldı; ve sonra "Türk ve Atatürk" kelimesine alerjisi olan Ekrem gibi biri için Türk gençlerini sokaklara çağırdı, Atatürk kozunu oynayarak ve onları ateşe attı. Ne kadar alçakça bir davranış! Türk çocuklarının parçalanmasına sessiz kalan belediyeler, şimdi hangi yüzle seslerini yükseltiyor? Tanju gibi isimler, yangın ihmallerinden dolayı zaten hesap verecekken, siyasi soytarılık ve cesaret gösterileriyle halkı arkasına alıp gündem yaratma peşinde. Ekrem’in, Ümit’in, Tanju'nun ya da diğer muhalif ya da iktidardaki belediye başkanlarının Türk çocuklarını parçalayan başıboş köpekler için verdiği “can dost” edebiyatı hepimizin malumu!
Siyasiler ve ünlüler, hiçbir zaman dostumuz olmadı; yarın hepsi aynı masaya tekrar oturacak. Bunun bir tiyatro ve popülizm oyunu olduğunu, AQP'nin Cexap ile anlaşarak yürüttüğü bir süreç olduğunu düşünüyorum. Toplumlar bunu kabul etmese de aynı anda hem popüler ve hemde mağdur olanı seviyor ve daha sonra bunu kişisel bir başarı gibi şova çeviriyor. Dün 15 milyon insan kendinden emin bir şekilde tek adayın olduğu bir seçim tiyatrosuna, Ekrem dayatmasına oy verdi ve insanları haklı tepkisi yine yandaş konserlere ve sandığa oy atmaya dönüştürülerek söndürüldü.
Cexap'ın son bütün adayları dayatmaydı. Halkı devamlı istedikleri tek bir seçeneğe yönlendirip oy vermeye zorluyor ve bunun mücadelenin en önemli kısmı olduğu yalanına ikna ediyorlar. Özgür'ün bu süreçte Kemal'in Muharrem'e yaptığı gibi hem Mansur hemde Ekrem'i aradan çıkarmak için baş aktör olma ihtimali de unutulmamalı. Ben bütün belediye başkanlarının hatta çalışanlarının en az iktidar kamu kurum ve çalışanları kadar suçlu olduğunu düşünen birisiyim. Gerçek bir adalet artıyorsak evet hepsi yargılanmalı. Ama terør örgütü liderine mektup yazıp İstanbul'un meydanlarında okutturma fırsatı veren iktidar ve aylardır terør örgütünün siyasi piyonlarıyla devamlı kucaklaşan Mexap ve Bahçeli değil mi? İktidar ve muhalefet, birbirlerini suçlayarak mevcut konumlarını korumak için argümanlarını bu kirli döngüden beslenerek üretiyor.
Terøristleri, istilącıları ve suçluları koruyan AQP ve Mexap onları her durumda destekleyen Cexap var oldukça, bu düzen kendini yeniden üretmeye devam edecek. Özünü ülkūcülükten alan ilkel milliyetçilik sadece gömlek değiştiriyor; sloganlar, semboller, söylemler, davranışlar, hatta bıyıklar bile aynı. Bu ilkel milliyetçiliğin ürünü olan emir kulları, terøristlere pamuk şeker dağıtırken Türk gençlerine adeta düşman muamelesi yapıyor; cop sallıyor, biber gazı ve plastik mermi sıkıyor. Çünkü artık yalnızca teşkilatlarını, tarikatlarını ve siyasi partilerini kendi kabileleri olarak görüyorlar. Türk gençlerini ise büyük bir kıskançlıkla yaşam tarzı ve dünya görüşü açısından kendilerinin asla erişemeyeceği bir kesim olarak değerlendiriyorlar. Bir zamanlar aynı ilkokul sıralarını paylaştıkları arkadaşları ya da ortak bir milletin fertleri değil, onlara fazla mesai yaptıran, yoran, kontrol edilmesi gereken bir kalabalık olarak bakıyorlar.
Gezi olayları, etnik problem çıkarıcılar ve ajanlar yüzünden sonuçsuz, cıvık bir hal aldı; ama Z kuşağının bu olaylara mesafeli durması müthiş bir başarıydı. Gezi’de Türk gençlerine önderlik edecek bir siyasi karakter çıkmadı, siyasi hiçbir sonuca varılamadı. Şimdi ise Özgür'ün harcamaya çalıştığı Mansur ve Kemal'in harcadığı Muharrem’in bu eksikliği telafi etmeye çalıştığını görüyoruz. Sürece Muharrem liderlik etmeli, bu çok açık; adamın hakkını yiyen Cexap’den başkasının önüne geçmesi engellenmeli. Bu tiyatrodan Ekrem ya da Özgür değil, sadece Muharrem ve Mansur güçlenerek çıkmalı. Madem sokağa çıkıldı Gezi’den ders alınmalı; Türk gençleri bir kez daha sahipsiz bırakılmamalı. Ama bırakılıyor.
Cexap bütün gösterileri konser alanına çevirircesine kendi yandaş sanatçılarıyla duygusal ve insanların motivasyonlarını düşüren şarkılar türkülerle geçiştiriliyor. Cexap, TR'in en güçlü 2. Partisi istese ünlüleri, ekonomik ve avukat gücünü de kullanarak meydanlara ilaçlar, doktorlar, gaz maskeleri, korumalı yelekler, yiyecekler her şeyi sağlar ve gençlerin güvenliğini sağlamak için en iyi sekilde örgütler ama yapmıyor. Boykot ve grevin ne derece önemli olduğu bilindiği halde tüm söylemleri sadece gaz almak üzerine yüzeysel gerçekleşiyor. Ama benim gerçek tedirginliğim, 2050’ye geldiğimizde Y ve Z kuşağı Türk ihtiyarları, 19 Mart 2025’te aslında bir devir teslim töreni yaşandığını fark etmesi olur: küresel güçlerin istediği Ekrem’in Tayyip’in yerine aynı Tayyip gibi hazırlanması, halkın her şeyi unutup tam desteğini vermesi ve herkesin Cexap'lı olması için içeri alındığını ve 25 yıl izlediği filmin ikinci 25 yılını daha izlediğini anlayacak olmasıdır. Bu olmamalı! Siyasi tiyatronun bir parçası olarak Ekrem’in parlatılması, halkın gazını almak ve sistemi sürdürmek için bir hamle olma ihtimali asla unutulmamalı.
Bu bir popülizm meselesi. İktidar ve muhalefet birbirini besler, arka kapılarda herkes anlaşır Türk halkı ise kandırılmaya ve fakirleşmeye devam eder.
Bu döngüyü kırmanın yolu hepimizin siyasete atılmasından geçiyor.
Günümüz siyasetinde en büyük problemlerden biri, gerçekten bilgili, eğitimli ve disiplinli insanların aktif siyasi rollerden kaçınmasıdır. Bunun temel sebeplerinden biri, siyasetin içindeki adam kayırmacılık, ikiyüzlülük ve kirli ilişkilerle dolu olmasıdır. Türkiye'de yapılan araştırmalar, liyakatsizliğin ve siyasi kayırmacılığın kurumsallaşmasının, nitelikli bireylerin kamudan ve siyasetten uzaklaşmasına neden olduğunu gösteriyor. Örneğin, 2021’de yapılan bir araştırmada, gençlerin %70’inin yurt dışına gitmek istemesinin en büyük sebebi olarak fırsat eşitsizliği ve siyasi ortam gösterilmişti. Yani, yetkin bireyler adil olmayan bu yapıya dahil olmak istemiyor ve alanlarında uzmanlaşarak yurt dışında veya özel sektörde kendilerine bir yol çiziyorlar.
Bu durumun doğrudan sonucu, siyasetin daha düşük nitelikli ve fırsatçılığı iyi bilen kişiler tarafından ele geçirilmesi oluyor. Sosyal psikoloji ve siyaset bilimi çalışmalarına göre, politik arenada yükselmek için yüksek bilgi ve erdemden ziyade, manipülasyon yeteneği, popülizm ve çıkar ilişkileri daha belirleyici oluyor. "Dunning-Kruger Sendromu" olarak bilinen olgu da burada devreye giriyor; yani bilgi seviyesi düşük insanlar, kendi yetersizliklerini fark edemedikleri için kendilerine fazla güveniyor ve cesurca ön plana çıkıyorlar. Türkiye özelinde, siyasette ve bürokraside yükselen birçok kişinin liyakat yerine kişisel sadakatle atandığını gösteren birçok akademik çalışma bulunuyor.
Bu durumun topluma yansıması ise daha büyük bir sorun teşkil ediyor. Eğitimsiz, manipülatif ve çıkarcı insanların yönetimde olduğu ülkelerde kurumsal yozlaşma artıyor, kamu kaynakları verimsiz kullanılıyor ve halkın refah seviyesi giderek düşüyor. Türkiye’de yıllardır süregelen ekonomik krizlerin ve liyakat sorunlarının temelinde de bu mekanizma yatıyor. Örneğin, Dünya Bankası’nın 2023 yılı raporunda, Türkiye’de kamusal şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin ciddi anlamda gerilediği belirtilmişti. Bu durum, nitelikli insanların hem kamu sektöründe hem de siyasi arenada yer almak istememesine yol açıyor ve bir kısır döngü oluşuyor.
Bu döngünün kırılması, gençlerin önce kendi güçlerini inşa etmesiyle mümkün olur. Siyasete doğrudan atılmak yerine, önce ekonomik olarak güçlenmek, tanınırlık kazanmak ve bir kitle oluşturmak zorundalar. Günümüz dünyasında sosyal medya ve dijital platformlar, bireylerin hem para kazanmalarını hem de seslerini duyurmalarını sağlıyor. Gençlerin önce bu mecralarda sağlam bir yer edinip ardından cesurca siyasi söylemler geliştirmesi gerekiyor. Bunu başaranlar, gelen nesiller için de birer rol model haline gelir ve siyaset sahnesine dışarıdan alternatif figürler sunar. Eğer gençler önce ekonomik özgürlüğünü kazanmazsa, siyasetin içine girenler de kısa sürede mevcut düzenin bir parçası olmaya mecbur kalıyor.
Sorunun temelinde, mevcut siyasilerin halkı sahte tartışmalarla oyalayıp perde arkasında her konuda anlaşmaları yatıyor. İktidar veya muhalefet fark etmeksizin, sistemin içindeki herkes belirli bir çıkar düzenini koruma konusunda mutabık. Sandıkta "rekabet" varmış gibi gözükse de, aslında halkın önüne konan tüm seçenekler zaten aynı mekanizma tarafından belirlenmiş oluyor. Bugün yaşananlar da bundan farklı değil; seçim süreçleri, medya manipülasyonları ve algı operasyonlarıyla, halkın "doğru" sandığı bir adaya yönlendirilmesi sağlanıyor. Kısacası, sistem her zaman kendi devamlılığını korumak için halkın eline sahte bir özgürlük duygusu veriyor.
Bu düzenin değişmesi için siyasetin tamamen dışından gelen, mevcut yapıdan bağımsız, güçlü alternatif figürlerin ortaya çıkması şart. Fakat bu, yalnızca bireysel çıkışlarla değil, örgütlü ve bilinçli bir hareketle mümkün olur. Gençlerin, birbirini destekleyen ekonomik ve sosyal ağlar oluşturması gerekiyor. İş dünyasında, medyada, akademide ve sanatta güçlü bir jenerasyon oluşursa, bu insanlar belirli bir noktadan sonra siyasi alanlara da rahatça girebilirler. Siyasette güçlü olmak için önce ekonomik özgürlük, bağımsız medya gücü ve geniş bir kitle desteği gerekir. Mevcut siyasetin içinde yükselmeye çalışan gençler ise ya engellenir ya da sistemin bir parçası haline gelmek zorunda kalır.
Özetle, bu düzeni değiştirmek için önce bağımsız ekonomik ve sosyal gücü olan bireyler yaratmak şart. Mevcut siyasi düzen, halkı kandırarak, sahte rekabetler yaratıp perde arkasında anlaşarak her zaman kontrolü elinde tutar. Bu çarkın dışına çıkmanın tek yolu, gençlerin önce kendi ayakları üzerinde durması, sonra cesurca siyasi söylemler üretmesi ve geniş kitlelere hitap etmesidir. Ancak o zaman, halka gerçekten bir alternatif sunulabilir ve sistemin dayattığı sahte seçeneklerin dışına çıkılabilir.
Buraya kadar sabırla okuyanlar için yazıyı, tarihin ve insan doğasının bize öğrettiği kilise bir gerçeklikle bitirmek istiyorum: Zor zamanlar güçlü erkekler yaratır, güçlü erkekler rahat zamanlar inşa eder, rahat zamanlar zayıf erkekler doğurur, zayıf erkekler ise yeniden zor zamanları tetikler. Bu döngü, insanlık tarihinin değişmez bir yasasıdır; Antik Roma’dan Osmanlı’ya, her büyük medeniyet bu sarmalın içinde yükselmiş ve çökmüştür. Bugün Türkiye’nin yaşadığı zorluklar –depremler, ekonomik krizler, adaletsizlikler, demografik bozulmalar– ne kadar öfkelendirici, ne kadar isyan ettirici olsa da, bu kaosun içinde bir dönüşüm filizleniyor. Kızsak da, bağırsak da, ülkeyi terk etsek de, bu zor zamanlar yeniden güçlü insanlar yaratıyor. Çünkü insan, en karanlık anlarda bile hayatta kalmak için bir yol bulur; bu, evrimin ve tarihin bize bahşettiği en acımasız ama en güçlü hediyedir.
Bu zor zamanlar, bireyleri ve toplumu yeniden şekillendiriyor. Ekonomik okuryazarlık artık lüks değil, bir zorunluluk haline geldi; insanlar bütçelerini yönetmeyi, krizlerde ayakta kalmayı öğreniyor. Yeni diller öğrenen gençler, kendilerini küresel arenada konumlandırmak için sınırları zorluyor. Kaybedecek bir şeyi olmadığını fark eden bir Türk genci, otostopla dünya turuna çıkıyor, girişimcilik ruhuyla bir şeyler deniyor ve kendini geliştirmekten vazgeçmiyor. Son 10 yılda yaşanan her felaket –depremlerden sokaklardaki kaosa, terørden ekonomik çöküşe– Y ve Z kuşağını yalnızca mağdur etmedi; aynı zamanda onları dünya standartlarının çok ötesinde donanımlı, dirençli ve kararlı bireyler haline getirdi. Bu gençler, yalnızca hayatta kalmayı değil, hayatta kalmayı bir sanata dönüştürmeyi öğrendi.
Bu dönüşüm, tesadüf değil; zorlukların çelikleştirdiği bir neslin yükselişidir. Büyük Buhran’dan çıkan Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sı, ya da Kurtuluş Savaşı’ndan doğan Cumhuriyet nesli gibi, Türkiye’nin gençleri de bu kaostan güçlenerek çıkıyor. Atatürk’ün “Umudum gençliktedir” sözü, romantik bir temenni değildi; o, tarihin bu döngüsünü anlamıştı. Zor zamanların zayıfları elediğini, geriye yalnızca mücadele edebilenleri bıraktığını biliyordu. Bugün, sokaklarda başıboş köpekler tarafından tehdit edilen, ekonomik krizde ailesine bakamayan, siyasilerin tiyatrosuna tanık olan gençler, bu çaresizlikten bir kalkan gelişiriyor. Her bir kayıp, her bir ihanet, onları daha keskin, daha bilinçli ve daha örgütlü hale getirecek. Bu nesil, sadece kendi geleceğini değil, ülkesinin kaderini de yeniden yazacak bir potansiyel taşıyor.
Ancak bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi, örgütlenmeye ve harekete geçmeye bağlı. Y ve Z kuşağı, siyasi ve ekonomik gücü ele geçirme yolunda artık sadece zamanla yarışıyor. Teknolojiyle büyüyen, bilgiye anında ulaşabilen, sınırları tanımayan bu gençler, eski düzenin çürümüş yapısını yıkacak araçlara sahip. Onlar, popülist söylemlerle kandırılmayacak kadar uyanık, milliyetçilik gömlekleriyle oyalanmayacak kadar akılcı. Terør elebaşlarını savunanlara, istilącılara kucak açanlara, Türk çocuklarının haklarını hiçe sayanlara karşı duracak bir irade geliştiriyorlar. Bu gençler, Atatürk’ün hayal ettiği gibi fikri hür, vicdanı hür bir nesil olarak, zararlı cemiyetlerin değil, Türk milletin çıkarlarının peşinde koşacak. Çünkü kendilerine dayak atılırken terøristlerin sevgiyle karşılandığı yaşayarak gördüler. Zor zamanların ateşinde pişen bu nesil, rahat zamanları inşa edecek güçlü erkekleri ve kadınları barındırıyor.
Türkiye’nin bugünkü kaosu, bir son değil, bir başlangıçtır. Evet, zor zamanlar bizi yordu, öfkelendirdi, belki de umutsuzluğa sürükledi; ama aynı zamanda yeniden güçlü insanlar yarattı. Bu döngü kırılmaz; tarih, zayıfların elendiği, güçlülerin yükseldiği bir sahnedir. Y ve Z kuşağı, bu sahnenin yeni kahramanları olmaya aday. Onların örgütlenip siyasi ve ekonomik gücü ellerine alması, yalnızca bir zaman meselesi. Atatürk’ün gençlere olan inancı, bu gerçeğin en büyük kanıtıdır: Zor zamanlar geçip gittiğinde, geriye yalnızca güçlüler kalır ve o güçlüler, Türkiye’yi yeniden inşa eder. Medeni Türk gençleri, kaostan doğan umut olarak, Türk milletinin geleceğini kurtaracak tek ve gerçek kuvvettir.⚡