Schopenhauer’un Gürültü ve Eğitim Görüşlerinden Esinle: Türkiye’de Gürültü Cehennemi ve Kültürel Çöküş

Arthur Schopenhauer’un “Gürültü Üzerine” Yazısından Çeviri: 

Gürültü, benim için hayatı her gün bir işkenceye çeviriyor. Çekiç sesleri, eşyaların düşmesi, kapıların çarpılması gibi şeyler, düşünen bir insanın huzurunu bozuyor. Bazı insanlar buna gülüp geçer, çünkü gürültü onları rahatsız etmez. Ama bu insanlar, genellikle düşünceye, sanata ya da derin fikirlere duyarlı olmayanlardır. Beyinleri daha kaba bir yapıdadır. Büyük düşünürlerin hayatlarına baktığımızda, Kant, Goethe ya da Jean Paul gibi isimlerin gürültüden ne kadar rahatsız olduğunu görürüz. Gürültü, bir elmasın parçalanması ya da bir ordunun dağılması gibi, büyük bir zekâyı etkisiz hale getirir. Çünkü üstün bir zihin, tüm gücünü tek bir noktaya odaklar. Gürültü, bu odaklanmayı bozar. 

En iğrenç gürültülerden biri, dar sokaklarda kırbaç şaklamasıdır. Bu ses, beyni delip geçer, düşünceyi keser, adeta bir celladın baltası gibi zihni parçalar. Bir arabacının, sadece bir yük taşırken ya da boş bir arabayla gezerken durmaksızın kırbaç şaklatması, on binlerce insanın düşüncelerini yok eder. Bu ses, düşünen bir insan için dayanılmazdır. Üstelik bu kırbaç şaklamaları çoğu zaman gereksizdir. Atlar, bu sese alıştıkları için tepki vermez bile. Hafif bir dokunuş, aynı etkiyi yapar. Ama bu gürültü, düşünen insanlara karşı adeta bir meydan okumadır. 

Köpek havlamaları, çocuk ağlamaları, çığlıkları, pazarcı bağırışları da rahatsız edicidir, ama kırbaç şaklaması hepsinden beterdir. Bu gürültüyü tolere eden toplumlar, düşünceye ve zihinsel çalışmalara saygı göstermiyor demektir. Polis, kırbaç uçlarına bir düğüm atılmasını zorunlu kılsa, bu gürültü büyük ölçüde azalır. Ama kimse buna kafa yormuyor. Gürültüye duyarsız olanlar, düşünceye de duyarsızdır. Almanya’da, kapıların çarpılması ya da gereksiz yere davul çalınması gibi gürültüler, insanların düşünmekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. 

Benim önerim şu: Gürültü yapanlar, özellikle arabacılar, bu alışkanlıklarından vazgeçmezse, onlara bir sopayla birkaç vuruş yapılmalı!☻ Şaka bir yana, düşünen zihinlere saygı gösterilmeli. Gürültü, sadece fiziksel bir rahatsızlık değil, insanlığın entelektüel çabalarına bir hakarettir. Daha duyarlı toplumlar, bu konuda örnek olmalı. Örneğin, Thomas Hood, Almanlar için “Müzikal bir millet olmalarına rağmen, karşılaştığım en gürültücü insanlar” diyor. Bu, onların gürültüye duyarsızlığından kaynaklanıyor; çünkü düşünmek yerine sadece sigara içiyorlar! 

Ünlü ressam Bronzino’nun “De’ Romori: a Messer Luca Martini” adlı gürültü üzerine yazılmiş şiirsel mektubunu hatırlatırım. Bu eser, küçük bir İtalyan kasabasındaki gürültülerin insanlara nasıl işkence ettiğini mizahi ama trajik bir şekilde anlatıyor. (Bu eser, Opere burlesche del Berni, Aretino ed altri, cilt 2, s. 258, 1771 Utrecht baskısında bulunabilir.) 

Eğitim Üzerine Schopenhauer’un Görüşleri: Zihnimiz, fikirleri gözlemlerden soyutlayarak oluşturur. Yani, önce dünyayı gözlemleriz, sonra fikirler üretiriz. Bu, doğal bir eğitim yoludur. Kendi deneyimlerimizle öğrenen bir insan, hangi gözlemin hangi fikre karşılık geldiğini iyi bilir ve dünyayı doğru değerlendirir. Ancak, yapay eğitimde, yani okullarda ya da kitaplardan öğrenirken, önce başkalarının fikirleriyle dolduruluruz. Bu fikirleri destekleyecek gözlemlerimiz olmadığı için, dünyayı yanlış anlarız, yanlış yargılarız ve yanlış davranırız. Bu, tersine bir eğitimdir; önce fikirleri alırız, gözlemleri sonra yaparız. Bu yüzden gençler, okuldan çıktıklarında ya aşırı özgüvenli ya da endişeli olurlar. Uzun bir öğrenim sürecinden sonra, bu yanlış fikirleri düzeltmek için uzun bir deneyim gerekir. Bu yüzden, çok az eğitimli insan, cahil insanların sahip olduğu sağduyuya sahiptir. 

Arthur Schopenhauer’un “Önyargılar ve Eğitim Üzerine” Yazısından Çeviri: 

İnsanlar, erken yaşta başkalarından aldıkları hazır fikirlerle büyür. Bu fikirler, genellikle önyargılar, tuhaf inanışlar ya da kaprislerdir. Bir insan, kendi gözlemleriyle temel fikirleri oluşturmayı denemez, çünkü her şeyi başkalarından hazır alır. Bu yüzden, çoğu insan sığ ve yüzeysel kalır. Eğer birinin görüşleri, bu hazır fikirlerle çelişirse, o kişi gerçeği bile reddeder. Gözlerini kapatır ve önyargılarını korur. Böylece, birçok insan hayatı boyunca tuhaf fikirler ve sabit önyargılarla yaşar. 

Oysa çocuklara doğal bir eğitim verilmeli. Hiçbir fikir, gözlemlere dayanmadan ya da gözlemlerle doğrulanmadan zihinlere yerleştirilmemeli. Bu şekilde eğitilen bir çocuk, daha az fikre sahip olur ama bu fikirler sağlam ve doğru olur. Çocuk, başkalarının değil, kendi standartlarına göre düşünmeyi öğrenir. Böylece, binlerce önyargı ve tuhaflıktan kurtulur. Zihni berrak ve sağlam olur, önyargılardan arınır. 

Çocuklar, hayatı kitaplardan ya da başkalarının söylediklerinden öğrenmeden önce, gerçek dünyayı tanımalı. Kitapları ellerine tutuşturmak yerine, onlara dünyayı ve insan yaşamını yavaş yavaş tanıtmalıyız. En önemlisi, çocuklara gerçeği net bir şekilde anlamayı öğretmeliyiz. Fikirlerini doğrudan gerçek dünyadan almalı, başkalarının anlattığı masallardan, kitaplardan ya da sözlerden değil. Eğer çocuklara önce hazır fikirler verirsek, zihinleri hayallerle dolar. Bazıları dünyayı yanlış anlar, bazıları da bu hayallere göre dünyayı değiştirmeye çalışır ve hem teoride hem pratikte yanlış yollara sapar. 

Erken yaşta zihne yerleştirilen yanlış fikirler, inanılmaz derecede zarar verir. Bu fikirler, zamanla önyargılara dönüşür. Sonradan kazanılan dünya deneyimi ve gerçek hayat, bu yanlış fikirleri düzeltmek için kullanılır, ama bu her zaman mümkün olmaz. 

Antisthenes’ten Alıntı (Schopenhauer’un Aktardığı): Schopenhauer, metnin sonunda Antik Yunan filozofu Antisthenes’ten bir alıntıya yer veriyor. Diogenes Laertius’un aktardığına göre, Antisthenes’e “En gerekli bilgi nedir?” diye sorulduğunda, şu cevabı vermiş:
“Kötü şeyleri unutmayı, terk etmeyi öğrenmek.”
(Latince: Mala, inquit, dediscere.) 

Arthur Schopenhauer’un “Bilginin Olgunluğu ve Dünya Bilgisi Üzerine” Yazısından Çeviri: 

Bilginin olgunluğu, bir insanın soyut fikirleriyle kendi gözlemleri arasında mükemmel bir uyum sağladığı durumdur. Bu durumda, her fikir, doğrudan ya da dolaylı olarak gözlemlere dayanır. Gözlemler, fikirlerin gerçek değerini kazandıran şeydir. Aynı şekilde, bir insan her yeni gözlemini doğru fikre bağlayabilir. Bu olgunluk, sadece deneyimle ve zamanla kazanılır. 

Kendi gözlemlerimizle kazandığımız bilgi, genellikle doğal yoldan gelir ve başkalarından öğrendiğimiz soyut fikirlerden farklıdır. Soyut bilgiler, iyi ya da kötü öğretilerden, başkalarının söylediklerinden gelir. Gençlikte, bu iki tür bilgi arasında genellikle uyum olmaz. Kelimelerle sabitlenmiş fikirler, gözlemlerle kazanılan gerçek bilgilerle çelişir. Zamanla, bu ikisi birbirine yaklaşır ve birbirini düzeltir. Bilginin olgunluğu, ancak bu ikisi tamamen birleştiğinde ortaya çıkar. Bu olgunluk, bir bireyin zihinsel kapasitesinin ne kadar gelişmiş olduğundan bağımsızdır. Yani, bilginin olgunluğu, soyut ve sezgisel bilginin uyumuyla ilgilidir, bireyin zekâsının derecesiyle değil. 

Pratik bir insan için en gerekli şey, dünyada neler olup bittiğini tam ve doğru bir şekilde bilmektir. Ama bu bilgi, öğrenmesi en zor olanıdır. İnsan, yaşlılığına kadar bu konuda öğrenmeye devam eder. Bilimdeki en önemli şeyleri gençlikte öğrenebilirsiniz, ama dünyayı anlamak için ilk ve en zor dersler çocuklukta ve gençlikte alınır. Bazen olgun bir insan bile hâlâ öğrenmek zorundadır. Bu zaten zor bir süreçtir, ama romanlar işi daha da zorlaştırır. Romanlar, gerçek hayatta olmayan insanları ve dünyayı tasvir eder. Gençler, bu romanları okuyup onlara inanır ve zihinlerine yanlış fikirler yerleşir. Bu yanlış fikirler, deneyimin öğrettiklerini karıştırır ve gerçeği yanlış bir ışıkta gösterir. Eğer gençlikte sadece bilgisizlik olsaydı, bu bir sorun olmazdı. Ama romanlar, bilgisizliğin yerini yanlış fikirlerle doldurur. Bu, gençleri bir hayalet ışığı gibi yanlış yollara sürükler. Kız çocuklarında bu durum daha sık görülür. Romanlar, onlara hayat hakkında tamamen yanlış bir görüş verir ve asla gerçekleşmeyecek beklentiler yaratır. Bu, genellikle bütün hayatlarını olumsuz etkiler. 

Gençliğinde roman okumak için vakti ya da fırsatı olmayan insanlar, örneğin elleriyle çalışanlar, bu konuda avantajlıdır. Çünkü onlar, bu yanlış fikirlerle zihinlerini doldurmaz. Çoğu roman bu eleştiriden kaçamaz; hatta bazıları zararlıdır. Örneğin, Le Sage’in Gil Blas’ı ve onun İspanyol orijinalleri, Wakefield Papazı ve kısmen Walter Scott’ın romanları bu eleştiriye dahildir. Ancak Don Quixote, bu hatayı alaycı bir şekilde gösterir ve bir istisna sayılabilir. 

Schopenhauer’un Gürültü Üzerine Görüşleri (Özet): Schopenhauer, “Gürültü Üzerine” yazısında, gürültünün düşünen zihinler için bir işkence olduğunu söylüyor. Özellikle kırbaç şaklamaları gibi keskin seslerin, düşünceyi “baltayla keser gibi” yok ettiğini belirtiyor. Gürültüye duyarsız olanların, düşünceye, sanata ve derin fikirlere de duyarsız olduğunu savunuyor. Ona göre, gürültü sadece bir rahatsızlık değil, entelektüel çalışmalara karşı bir saygısızlıktır. Toplumların gürültüyü tolere etmesi, onların duyarsızlığını ve düşünce yoksunluğunu gösterir. (Arthur Schopenhauer, “Gürültü Üzerine”) 

Günümüzde Gürültü: Almanya ve Orta Avrupa’da Çözüm, Türkiye’de Cehennem Schopenhauer’un 19. yüzyılda şikayet ettiği gürültü sorunu, Almanya ve Orta Avrupa ülkelerinde büyük ölçüde çözülmüş durumda. Bu toplumlar, sessizlik ve sakinlik kültürünü bir yaşam biçimi haline getirdi. Sokaklarda gereksiz klakson, bağrışmalar ya da rahatsız edici sesler artık nadiren duyuluyor. Bu, disiplinli bir devlet otoritesi, halkın bilinçlenmesi ve kültürel bir olgunluk sayesinde mümkün oldu. Ancak, gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde, özellikle Akdeniz toplumlarında ve sıcak iklimlerde, gürültü sorunu giderek artıyor. Türkiye, bu konuda adeta bir cehenneme dönüştü. Sokak düğünleri, gece yarısı davul ve top patlatma gelenekleri, hocaların bağrışları, çöp kamyonlarının gürültüsü, inşaat sesleri, abartılı egzozlu arabalar ve yüksek sesle müzik çalan hoparlörlü halay çeteleri, şehirleri yaşanmaz hale getiriyor. Schopenhauer’un “düşünce katili” dediği gürültü, Türkiye’de sadece düşünceyi değil, medeni yaşamı da katlediyor. 

Türkiye’deki gürültü sorunu, sadece fiziksel bir rahatsızlık değil, derin bir kültürel ve toplumsal çöküşün göstergesidir. İç ve dış göçlerle, daha ilkel bir yaşam zihniyetine sahip, gürültücü topluluklar şehirlere akın etti. Bu gruplar, evrimsel bir dikkat çekme dürtüsünden besleniyor. Schopenhauer’un kırbaç şaklamasından şikayet ettiği gibi, bugün Türkiye’de abartılı egzoz sesleri, yüksek sesle müzik çalan hoparlörler ve sokaklarda halay çeken çeteler, aynı ilkel dürtüden kaynaklanıyor: statü ve güç gösterme. Bu davranışlar, diğer erkek hayvanların dişilerin dikkatini çekmek için çıkardığı seslerden farksız. Özellikle genç erkekler, “beta erkek çeteleri” halinde, kabile kimlikleriyle ya da serseri davranışlarla genç kadınları etkilemeye çalışıyor. Bu, bir erkeğin statü arayışının en ilkel hali. 

Bu sorunun büyümesinin temel nedeni, devlet otoritesinin kaybolması ve çeteleşen lobilerin, belediyelerin, stkların, dernek ve baroların bu boşluğu doldurmaya başlaması. Particilik, adam kayırmacılık, rüşvet ve akraba kayırmacılığı, devleti etkisiz hale getirdi. Schopenhauer’un önerdiği gibi, basit bir polis kuralıyla (örneğin, kırbaç uçlarına düğüm atılması) gürültü vb pek çok toplumsal sorun kolayca önlenebilirdi. Ama Türkiye’de otorite, bu tür basit çözümleri bile uygulayamayacak noktaya geldi. Sokak düğünleri, inşaat kamyonları, başıboş köpekler, halay ve suç çeteleri, medeni Türkler için ülkeyi hem soyut hem de somut bir cehenneme çevirdi. Eğitimli ve medeni Türkler, bu gürültü ve kaos ortamında kendi kültürlerini ve huzurlarını korumak için sadece köşe kapmaca oynuyor. 

Schopenhauer, çocukların boş bir levha gibi bırakılıp kendi gözlemleriyle fikir oluşturması gerektiğini savunuyor. Ona göre, hazır fikirler ve romanlar, gençleri yanlış yönlendiriyor ve gerçek dünyayı anlamalarını zorlaştırıyor. (Arthur Schopenhauer, “Eğitim ve Önyargılar Üzerine”) Doğru ve hepsine katılıyorum. Eğitimli ya da eğitimsiz fark etmeksizin, aileler tarafından farkında olmadan çocuklara aktarılan bazı bilgiler, onların geleceğini olumsuz yönde etkiliyor. Ancak, bu fikir, günümüz dünyasında yüksek güvenli toplumların çöküşüyle maalesef ki geçerliliğini yitirdi. Schopenhauer’un yaşadığı 19. ve 20. yüzyıl Avrupası’nda daha homojen ve düzenli toplumlarda bu yaklaşım belki işe yarayabilirdi. Ama bugünün kaotik dünyasında, özellikle Türkiye gibi kültürel ve demografik karmaşanın olduğu ülkelerde, çocukları önyargısız bırakmak, onları avcı kabile zihniyetine sahip gruplara karşı savunmasız hale getiriyor. Ben, çocuklara bazı temel fikirlerin bilinçli ve yönlendirici bir şekilde kazandırılması gerektiğine inanıyorum. Onların düşünce dünyalarının başkaları tarafından, özellikle de kültür endüstrisi tarafından şekillendirilmesine izin vermemeliyiz. 

Önyargılar, insanlığın binlerce yıllık acı-tatlı deneyimlerinin damıtılmış halidir. En küçük hayvanlar bile önyargılarla hayatta kalır; bir avcı, önyargıları sayesinde av olmaktan kurtulur. Ancak son 50-60 yılda, özellikle søl-liberal eğitim sistemleri, çocukları önyargısız olmaya teşvik etti. Okullarda “önyargı kötüdür” öğretildi. Bu, çocukları, Schopenhauer’un bahsettiği ilkel gürültücü zihniyetlere karşı savunmasız bıraktı. Türkiye’de, Amerika’da ve Avrupa’da, bu eğitim sistemi, çocukları atalarının kültürel, manevi ve ekonomik sermayesinden yoksun bıraktı. Sonuç? Gençler, gerçek dünyaya hazırlıksız, zayıf, ilkel ve avcı grupların karşısında av konumuna düşürüldü. 

Schopenhauer, romanların gençleri yanlış beklentilere sürüklediğini söylüyordu. Haklı. Günümüzde bu etki, romanların yerini alan diziler, filmler, sosyal medya ve “kekø rap” gibi kültürel emperyalizm araçlarıyla bin kat arttı. Manipülasyona en açık grup olan genç kızlar, bu medya bombardımanıyla, Yeşilçam filmlerindeki “ben dünyanın en güzel karısıyam” zihniyetindeki gibi fəminist ideolojilere savruldu. “Erkeğe, aileye ihtiyacım yok, ben kedi köpek annesiyim.” diyerek radikalleşen genç kadınlar, sadece aile yapısını değil, toplumun nüfusunun sürekliliğini, kültürü ve kadın-erkek ilişkilerini yok etti. Genç erkekler ise servet ve kadınlara ulaşmak için serserileşip beta erkek çetelerine dönüştü. Gøçmen akınları, bu kaosu körükledi. Türkiye, adeta Güney Amerika, Güney Afrika, Orta Doğu ve Hndistan’ın karışık bir kültürel çorbasına dönüştü. Yemek, müzik, zihniyet ve yaşam tarzı, bu karışımın etkisi altında yozlaştı. 

Ne Yapmalıyız? Çözüm Önerileri Schopenhauer’un boş levha yaklaşımı, artık sadece Türkiye'de değil Japonya, İsviçre, Almanya veya Kuzey Avrupa gibi yüksek disiplinli ve güvenli toplumlarda dahi gerçekleştirmesi imkansız ve uzun vadede toplum için hayalperest bir yaklaşım oldu. Türkiye gibi ülkelerde, çocukları tüm tehlikeli insan ve durumlara karşı son derece önyargılı ve daha korumacı yetiştirmek zorundayız. Ama hangi önyargılar? Medeni bir Türk’ün önyargıları, doğaya ve insan yaşamına uygundur: yaşadığı vatana, topluma faydalı, tarihe ve kültürüne uyumlu, huzurlu bir yaşam alanı, temiz bir çevre, toplumsal düzen, ekonomik okuryazarlık ve suç kültürüne karşı duruş. Çocuklar, kamusal alanı ve geleceğini sabote eden her kişiye, gruba ve oluşuma karşı her zaman önyargılı olmalı. Kendilerini, ailelerini, toplumlarını ve vatanlarını korumayı öğrenmeliler. Bu, sokakların huzurundan yemek ve kıyafet kültürüne, dizi filmlerden, kitaplara ve müziğe, iş ve sosyal yönetime kadar her alanı kapsamalı. 

• Gürültüye Karşı Mücadele: Sokak düğünleri, kız istemeler, asker eğlenceleri, abartılı egzozlar, yüksek sesli hoparlörlerle halaylar, bağrışlar, şehir içinde evcil hayvan bakımı,  yasaklanmalı. Devlet otoritesi zayıfladığı için halk toplumsal tepkiler oluşturarak bu konuda sadece bireylere değil, kurumlara karşı dahi sert, ahlaki bir tavır göstermeli ve toplumsal kurallar koymalı. 

• Çevre ve Toplumsal Düzen: Çevre temizliği ve toplumsal düzen, eğitimle çocuklara öğretilmeli. Yetişkinlerin uyarılacağı, bir vatandaş polis kültürü oluşturulmalı. Suç ve serseri kültürü her alanda aşağılanmalı. 

• Kadın ve Aile Eğitimi: Kadınlara, aile kurmanın ve toplumun sürekliliğinin önemi öğretilmeli. Søl libəral fəminist ve LPG ideolojilerinin yıkıcı ve terør etkilerine karşı bilinçlendirme yapılmalı. Serseri beta erkekleri öven ve onlarla birlikte olan genç kadınlar toplumsal baskı görmeli. 

• Göç ve Kültürel Emperyalizme Direnç: İstila akınlarına karşı politikacılara baskı yapılmalı. Serseri beta erkeklerin bir araya gelerek oluşturduğu kekø rap, sokak şiddeti ve ilkel kültür unsurları reddedilmeli ve cezalandırılmalı. 

• Eğitimde Önyargı: Çocuklar, babaların deneyimleri ve gerçekçi bir dünya görüşüyle eğitilmeli. Annelerin ve öğretmenlerin duygusal ve humanist zihniyetiyle değil. Özellikle erkek çocukları için mücadeleci ve maskülen bir dünya görüşü ön planda olmalı. Aileler çocuklarına dünyanın zor bir yer olduğu gerçeğini öğretmeli. 

Devasa kültür endüstrisinin dayattığı yozlaşma ve suç kültürüne karşı birey olarak yalnız değiliz. Bizim gibi düşünen, bu tehdide karşı bilinçli milyonlarca medeni Türk var. İnternet üzerinden kurulan dayanışma ağları, bu mücadelede elimizdeki en güçlü araçlardan biridir. Gürültü kirliliğinden doğaya ve kültürel mirasımıza yönelik saldırılara, istila girişimlerinden suçun ve ahlaki çöküşün yüceltilmesine kadar her türlü kültürel sabotaja karşı tek tek savaşacak iradeye sahip, kafasına takmış, kararlı insanlar, her fırsatta bir araya gelmeli, kendilerini devamlı bıkmadan usanmadan tekrar ederek, birlikte hareket etmelidir. 

Bu yüzden, Türk çocukları tüm duygusal ve anaerkil görüşlerin aksine, bilinçli bir ataerkil önyargıyla büyütülmelidir; ancak bu önyargı, cehalete değil, aileyi, toplumu, kültürü ve vatanı korumaya hizmet eden bir bilinçle şekillendirilmelidir. Türkiye’yi yeniden huzurlu, yaşanabilir ve ahlaki değerler üzerine kurulu bir ülke haline getirmek, ancak bu kararlı duruşun toplumun kültürel hegemonyasına dönüşmesiyle mümkündür.