Medeni Türklerin Öfkesi: Propaganda Makinelerini Yıkan Mücadele

Son bir yıldır, Türkiye’de haklarını arayan medeni, eğitimli ve idealist Türk gençlerine yönelik iğrenç bir propaganda dalgası yükseliyor. Bu propaganda, insanlıktan çıkarma, yani “dehumanizasyon” ya da Türkçesiyle “insandışılaştırma” ve şeytanlaştırma olarak adlandırdığımız aşağılık bir strateji. Bu, yeni bir icat değil; binlerce yıldır her iktidar, düşmanını yok etmek için bu yöntemi kullanır. Karşı tarafı böcekten farksız, iğrenç bir yaratık gibi göstererek kendi kitlesinde merhamet ve anlayış duygularını yok eder, yerine nefret ve vahşet tohumları eker. Amaç bellidir: Düşmanı insan olmaktan çıkarıp, ona karşı en acımasız yöntemleri meşru kılmak. Bu strateji, insan zihninin en ilkel, evrimsel dürtülerinden beslenir: “Biz” ve “onlar.” Bizden olan dosttur, hayatta kalmamızı sağlar; “onlar” ise düşmandır, soyumuzu tehdit eder. Bu ayrım, iyi-kötü gibi ahlaki terimlere ihtiyaç duymaz, çünkü her kesim kendini “iyi,” karşısındakini “kötü” olarak kodlar. Bu, insanlık tarihinin en kirli oyunlarından biridir ve bugün medeni Türk gençleri, bu oyunun hedef tahtasında.

Dehumanizasyon, bir grubu insanlık vasıflarından soyutlayarak, onlara acıma, empati ya da adalet duygusuyla yaklaşmayı imkânsız hale getirmektir. Teknik olarak, bir kişiyi ya da grubu, insanlara atfedilen zihinsel kapasitelerden, duygulardan ve ahlaki değerlerden yoksunmuş gibi göstermek, onları “insandan daha az” bir varlık olarak konumlandırmaktır. Bu, sadece sözle değil, davranışla, medya manipülasyonlarıyla ve ünlüler kullanılarak propaganda araçlarıyla yapılır. Tarih boyunca, bu strateji soykırımlardan savaşlara, toplumsal linçlerden siyasi baskılara kadar her türlü zulmün önünü açmıştır. Bugün Türkiye’de ise Z Kuşağı Türk gençleri, bu alçakça taktiğin kurbanı haline getiriliyor.

Bu iğrenç propaganda, özellikle son 20 yılda Türkiye’de hem sağ hem de sol görüşlüler tarafından sistematik bir şekilde uygulanıyor.
Sol kesimlere karşı bu propaganda tarihsel olarak daha sık kullanılır. Sınırsız görünen yaşam tarzları, aşırıya kaçan her özgürlüğü, fikirleri ve davranışı savunan duruşları ve çoğu zaman muhafazakâr kesimlerce “günahkar” bulunan hayat biçimleri, sağcı propaganda makineleri tarafından şeytanlaştırılır. Önde gelen din adamları, ünlüler ve siyasiler, solcuları “ahlaksız” ya da “vatan haini” olarak resmeder. Bu, özellikle muhafazakâr tabanda utanç, iğrenme ve nefret duygularını körüklemek için yapılır. Solcular, sağın gözünde insan olmaktan çıkarılır; birer “tehdit” ya da “yozlaşma simgesi” haline getirilir.

Ancak ironik bir şekilde, son 10 yılda solun kendisi de aynı stratejiye sarıldı. Kendilerini “ilerici,” “özgürlükçü” ve “aydın” olarak tanımlayan solcular, özellikle son yıllarda fongülenerek siyasi ve medya alanındaki etkilerini artırdı. Bu güç, onların da dehumanizasyon taktiklerine başvurmasına yol açtı. Artık sadece sağcılar değil, solcular da karşıtlarını şeytanlaştırmaya başladı. İşte bu, at nalı teorisinin mükemmel bir örneğidir. At nalı teorisi, siyaset biliminde aşırı sol ve aşırı sağ ideolojilerin birbirine zıt gibi görünse de aslında birçok noktada kesiştiğini savunur. At nalının iki ucu –aşırı sol ve aşırı sağ– birbirine çok yakındır. Her ikisi de otoriterliğe, totaliterliğe ve karşıtlarını insanlıktan çıkarmaya yatkındır. Teorinin savunucuları, bu iki uçtaki ideolojilerin, bireysel özgürlükleri bastırma, muhalifleri susturma ve toplumu kutuplaştırma gibi ortak özellikler taşıdığını vurgular. Türkiye’de son yıllarda bu benzerlik, özellikle solun kendi “düşmanlarını” şeytanlaştırma çabalarında açıkça görülüyor.

Bu iğrenç oyunun gelebileceği noktayı, popüler kültürde çarpıcı bir şekilde işleyen yapımlardan biri de Black Mirror dizisinin 3. Sezon, 5. ve 6. bölümleridir. Bu bölümde, teknoloji ve sosyal medya manipülasyonlarının, toplumu linç kültürüne ve dehumanizasyona nasıl sürükleyebileceği distopik bir şekilde ele alınır. İnsanlar, toplumun gözünde hedef haline getirilir, birer düşman, böcek veya zombi benzeri canlılar olarak kodlanır ve nihayetinde insanlık vasıfları ellerinden alınarak yok edilmesi kolaylaştırılır. Bu bölüm, şeytanlaştırmanın teknolojik araçlarla nasıl bir katliam makinesine dönüşebileceğini gösterir. Türkiye’de son bir yılda tıpkı ataları gibi vatanları ve gelecekleri için mücadele veren medeni Türk gençlerine yönelik propaganda da bu distopyaya yaklaşan bir çizgide ilerliyor. Sosyal medya, podcast’ler, videolar ve sözde “kültürel” içeriklerle gençler, tekrar tekrar birer “tehdit” ya da “aşırı” olarak resmediliyor.

Mart 2025’te başlayan gençlik hareketleri, özünde bir siyasi lider ya da belediye başkanı için değil, Türk gençlerinin haklı talepleri için ortaya çıktı. Ancak bu hareketlerin başında, Cexap’ın lideri Özgür Özel’in sorumsuz ve hazırlıksız bir şekilde Türk gençlerini sokağa çağırması, büyük bir felakete yol açtı. Özgür Özel, Türk gençlerini ateşe attı; hiçbir plan, hazırlık ya da koruma mekanizması olmadan onları sokaklara çağırdı. Sonuç, tam da daha önceki yazılarımda öngördüğüm gibi oldu: Cexap yönetimi, kendileri sıcacık evlerinde keyif yaparken Türk gençlerini günlerce o soğuk havalarda yalnız bıraktı. Polisle karşı karşıya kalan gençler, türlü baskı ve zulmün ortasında terk edildi. Ancak Türk gençleri, bu ihanet karşısında pes etmedi. Hareket, kısa sürede Cexap’ı, istemese de gençlere destek vermeye zorladı.

Z Kuşağı, bu süreçte inanılmaz bir bilinç ve disiplin sergiledi. Gezi Parkı protestolarından ders çıkaran gençler, hiçbir terør örgütünün ya da alakasız slogan ve pankartlarla marjinal sol grubun aralarına sızarak hareketi kirletmesine izin vermedi. Gezi’de iyi niyetle başlayan eylemler, bazı sol örgütlerin ve terør gruplarının manipülasyonlarıyla raydan çıkmış, haklı bir hareket halk nezdinde “terørist” damgası yemişti. Z Kuşağı, Y kuşağının deneyimlerinden ders çıkararak bu hataya düşmedi. Hareketin çoğunluğunu Kemalist ve Türkçü gençler oluşturdu; solcular ise dışlanarak hareketin halk nezdindeki meşruiyeti korundu. Bu, sol kesimlerde uzun süredir biriken bir hazımsızlığın artık patlamasına neden oldu. Türk gençlerinin haklı mücadelesi, solun bazı kesimlerinde kıskançlık ve öfke yarattı. Çünkü bu hareket, solun yıllardır kendilerini “ilerici” ve “devrimci” olarak pazarlayan kimliklerini gölgede bıraktı.

Geri plana atıldıklarını gören bu fongü sol grupları daha Türk gençleri hala sokaklarda mücadele verir veya hapislere atılmaya başlanırken bile utanmadan, ellerindeki kültür endüstrisi aracılığıyla bu Türk gençlerine karşı iğrenç bir dehumanizasyon kampanyasını hızlandırdı. İnternetin her köşesinde, bu abcdefg+ bireylerin yazıları, podcast’leri ve videoları, Türk gençlerini şeytanlaştırmak için seferber oldu. “Kamzi” gibi düşünmek için kullandıkları oturma organlarından türettikleri uyduruk kelimeler, bu propaganda makinesinin birer parçası haline geldi. Ancak içlerinden biri, bu alçaklığın zirvesini temsil ediyor. Türk gençleri hapishanelerde aç bırakılırken, ilkəl suçlularla aynı koğuşlarda tutulurken, eğitimli ve medeni bu gençler, utanmazca şeytanlaştırılmaya çalışıldı. Bu kişi, muhtemelen çalışmalarından dolayı kendisini destekleyen Türk gençlerine nankörce son darbeyi vurdu; onların mücadelesini kirletmek için elinden geleni yaptı. Bu terbiyesizlik, Türk gençlerine karşı yapılan en büyük, unutulmaması gereken ihanetlerden biridir.

Türk gençleri, bu terbiyesiz propagandaya rağmen dimdik ayakta. Onlar, ne Cexap’ın ihanetine ne fongülenen sol grupların ne de Dxğu dincilerinin şeytanlaştırmasına boyun eğdi. Z Kuşağı, Türkiye’nin geleceği; eğitimli, bilinçli ve vatansever bir nesil. Onların haklı mücadelesini kirletmeye çalışanlara karşı, bu alçakça taktikleri ifşa etmek, benim gibilerin Türk gençlerine abilik borcudur. Bu propaganda, sadece bir siyasi oyun değil, aynı zamanda bir milletin geleceğine kastetmektir.

Türk gençlerinin haklı mücadelesine, vatanın geleceğine kasteden alçakça bir propaganda dalgası, aslında bugün ve dün, aynı şekilde kendisini tekrar ederek karşımıza çıkıyor. Tarih, Türk milletinin en zor günlerinde, entik kökənleriyle öne çıkan hainlerin, efendilerinin emriyle vatanı satmak için nasıl birbiriyle yarıştığını defalarca gösterdi. Günümüzde de bu ihanet, biri sağcı, diğeri solcu iki Bü||ükbaşı üzerinden yeniden sahneleniyor. İkisi de Kemalist, Türkçü, medeni Türk gençlerine ve Türk yurdunun geleceğine düşman ne varsa savunuyor. Sağcı olan, din ve devlet destekçiliği kisvesi altında bunu açıkça yaparken, solcu olan daha sinsi, daha makyavelist bir yol izliyor. Türk gençlerinin hak vereceği bir-iki doğruyu ağzına alıp, arasına tonlarca fongü sözlüğünde geçen kelimeleri sıkıştırıyor ve kitlesine tanımlıyor. Bu, yeni bir oyun değil; yüzyıl önce bir başka entik kökenleriyle öne çıkan Bü||başı olan Rıza Tevfik'in, Türk milletinin yokluk ve sefalet içinde vatan mücadelesi verdiği günlerde yaptığı alçaklığın aynısı.

Bü||ükbaşı, Osmanlı’nın çöküş döneminde Türk milletinin onurlu kurtuluş mücadelesini bozmaya çalışan biri olarak tarihe kazındı. Türk milleti, varını yoğunu ortaya koyarak vatanını kurtarmak için canını dişine takmışken, bu sözde “feylesof,” efendilerinin emirlerine uyarak Türk yurdunun işgalini meşrulaştıran Sevr Antlaşması’nı imzalayan heyetin bir parçası oldu. Türk milletinin onurunu, bağımsızlığını ve geleceğini hiçe sayarak, işgalcilere hizmet etti. Milli Mücadele’nin en kritik günlerinde, Kuvâ-yı Milliye’ye karşı propaganda yaptı; Türk yurdunun çıkarlarını yaralayan, vatanın işgalini destekleyen söylemlerle milletin azmini kırmaya çalıştı. Türk milleti sefalet içinde hayatta kalmaya çalışırken, Rıza Tevfik, entik kökeniyle öne çıkarak efendilerinin “vatanı sat” emrini harfiyen yerine getirdi. Bu ihanet, onu Yüzellilikler listesine soktu ve 8 Kasım 1922’de, Ali Kemal’in liçn edilmesi sonrası bir yük gemisine binerek ülkeyi terk etti. Türk topraklarından sürgün edilmesi, onun vatanına karşı işlediği suçların yalnızca bir sonucuydu.

Bugün, Türk gençlerinin haklı mücadelesine ve vatanın geleceğine karşı aynı utanmaz oyunu oynayan iki yeni Bü||ükbaşı var. Her iki Bü||ükbaşı da, tıpkı Rıza Tevfik gibi, Türk yurdunun geleceğine kastetmek için fongülerinden aldıkları talimatları uyguluyor.

Rıza Tevfik’in ihaneti, Türk milletinin zaferiyle sonuçlanan Milli Mücadele’nin gölgesinde tarihin çöplüğüne atıldı.

Türk gençleri, ne dün Rıza Tevfik’in propagandalarına boyun eğdi ne de bugün bu yeni hainlerin oyunlarına teslim olacak.

Tarih, Rıza Tevfik gibileri nasıl lanetle andıysa, bugünün Bü||ükbaşılarını da aynı kader bekliyor.

Bu fongü stratejisinin arkasında, Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın 1947'de Aydınlanmanın Diyalektiği’nde deşifre ettiği kültür endüstrisi var. Bu endüstri, medyanın, sanatın ve hatta bilimin manipülatif gücüyle toplumu direnme yetisinden yoksun, her felakete kayıtsız, hatta aşırı derecede destekçi bir sürüye dönüştürüyor. Tüm Batı dünyasında olduğu gibi Türk gençleri de bu propaganda makinesinin hedefinde; özellikle medeni, sorumluluk alabilen, maskülen Türk erkekleri, kültür endüstrisinin uyduruk yaftalarıyla bilinçli şekilde aßağılanıyor, ötekileştiriliyor.

Solcu kültür endüstrisinin birincil hedefi, Batı toplumlarındaki doğal liderleri olabilecek medeni, maskülen Türk erkeklerini psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak yxk etmektir. IK'larındaki çalışanları dahi bu erkekleri işe dahi almayacak şekilde programlanmıştır. Bu wxke makine, Türkiye ayağında Türk gençlerini “Kamzi” gibi uyduruk, doğrudan 1940’lara gönderme yapan kelimelerle bilinçli şekilde etiketlemeye çalışıyor. Sağcı olanın ağzının payını genelde doğrudan Grok verdiği için burada solcu olan Bü||ükbaşı'na odaklanıyorum. Fongü robotları bu terimleri bilinçli bir taktikle kullanıyor; her sıkıştıklarında, anlamadıkları ya da kontrol edemedikleri insanlara kolayca etiket yapıştırmak için. Bu sözde “Kamzi” yaftası, medeni Türk gençlerine yukarıda bahsettiğim insandışılaştırmak için "zombi" terimini de kullanarak kendisini anlamayacak olan düşük IQ'lu komünist izleyici ve okuyucu kitlesine doğrudan anlayacakları bir dille manipüle ediyor. Solcular, kitlelerinin dinden uzak, medya tarafından testosteronu, zihni ve eleştirel düşünme becerisi yok edilmiş gençlerden oluştuğunu biliyor. Bu yüzden, her fırsatta yarattıkları yeni bilim dininin öğretileriyle ambalajladığı, erdem sinyalleriyle süslediği söylemleriyle bu etiketleri tek tek açıklıyor ve medeni Türk gençlerini insanlıktan çıkarıyor.

Solcu kültür endüstrisi, 40 yılda 50.000’den fazla Türk’ün ölümüne neden olan PQQ terør örgütü üyelerini bile genç kadınların zihninde bir “barış güvercini” ve “kahraman” haline getirdi. Sağcı milliyetçi liderlerin terørist elebaşını serbest bırakmayı savunduğu, solcuların bunu ayakta alkışladığı, birilerinin terørist elebaşını "Babam” diyerek Türk gençlerini ølümle tehdit ettiği, Türk bayrağıyla örtülen tabutların Atatürk merkezlerinde törenle anıldığı, PQQ liderinin mektuplarının okunduğu, sokaklarda terør sloganlarının yükseldiği bir ortamda, kültür endüstrisinin azılı piyonları olan ünlüler, toplu halde yine “mağdur” ve “üzgün” propagandasına başladı. Bu, akıl sağlığını yitirmiş bir sirkten farksız; ucube bir tiyatro! Aylarır böyle bir ortamda, kendisini çaresiz hisseden, vatanının elinden kayıp gittiğini gören medeni Türk gençlerini daha da aßağılamak için solcu Bü||kbaşı, “zombi” terimini kullanıyor. Bu davranışlar erkekliğin onur ve şerefinden ne kadar yoksun, ne kadar fəminen bir zihniyetin ürünü olduğunu açıkça gösteriyor.

Kültür endüstrisinin amacı, Türk gençlerinin zihnini medya, sanat ve hatta bilim yoluyla tamamen ele geçirmektir. Hedefleri gençlerin bildikleri her şeyi unutmalarını sağlamak; onlara, kendilerini toplumun geri kalanından daha “havalı” ve “elit” hissettirecek sloganlarla süslenmiş yeni hakikatler dayatmak. Bu propagandalar, içeride ve dışarıda, ünlüler ve medya eliyle şekilleniyor. Herkes, paralel bir evrende, yeni “gerçeklere” inandırılıyor. Sağ propagandanın etkilediği kitlelerde gördüğümüz gibi sol kitlelerde de aynısını görüyoruz sadece onlar "Bilgili" geri kalan herkes "Cahil ve beyni yıkanmış". Türk gençleri, ceplerinde metelik olmasa da, kaybedecek hiçbir şeyleri kalmasa da, milyon dolarlık propagandalara hiçbir şekilde boyun eğmiyor. Bu durum hepsini delirtiyor. Zaten solcuların medeni Türk gençlerine kustukları nefretin temel sebebi, bu gençlerin propaganda makinesine teslim olmaması. Türk gençleri, her şeyin farkında; solcuların sahte “ilericilik” maskesi takarak alanlara getirdikleri sloganları yırtıyor, onların manipülasyonlarını boşa çıkarıyor. Bu, solcuları çileden çıkarıyor; çünkü Türk gençleri, karakterleriyle ve onurlarıyla Atatürk'e verdikleri sözü yerine getiriyor.

Tarih boyunca tüm mücadeleler, maskülen, ataerkil erkeklerin vatanlarını, ailelerini ve onurlarını itsilacılardan, suçlulardan koruma iradesi üzerine yükselmiştir. Bu yüzden sol kültür endüstrisi, erkeklere karşı amansız bir psikolojik savaş yürütür. Bu savaşta erkekler sistematik olarak dışlanıp aßağılanırken, kadınlar göklere çıkarılır; tek bir “kadın milleti” yaratılarak ortak kitaplar, müzikler, diziler, filmler, kıyafetler, takılar, saç renkleri, kedi-köpek annelikleri ve terimler sözlüğüyle birleşik bir dil inşa edilir. Fəminizm propagandasıyla kadınlara hayali bir anaerkil evren dayatılır, böylece her türlü siyasi ideolojinin temeli istedikleri gibi atılabilir. Çünkü Makyavelist strateji bir gerçeği açıkça ortaya koyar: Kadınlar, bir ideolojiyi veya dini destekleyen propagandaya erkeklerden daha açıktır. Gençler, yaşlılardan daha kolay kandırılır. Genç kadınlar ise bu propagandaya en savunmasız olanlardır. Kültür endüstrisinin bu oyununun 100 yıldan fazla kadınların da iş hayatına sokulması için sanayi devrimine kadar giden bir geçmişi olduğu unutulmamalı.

Kadınlara, kocalarına ve çocuklarına bakmak ve büyük bahçeli bir çiftlikte mutlu bir aile kurmak kötü gösterilerek nefret ettirildi. Bunun yerine tanımadıkları erkek patronların ve insanların çalışanı olup her türlü aßağılanmaya “iş hayatı” diyerek boyun eğmeleri için rıza üretildi. Böylece günümüze geldiğimizde kadın bir başka ülke veya şehirde tek odalı bir apartman dairesinde, ailesiz, yalnız ve tamamen savunmasız bırakıldı. Ardından dizi, film ve müzik sektörüyle istenilen kendilerini farklı ve özel hissedecekleri, devrimci ideoloji zihinlere durmaksızın pompalandı: Erkekler kötü, vatan yalan, aile kölelik, çocuk doğurmak sømürgecilik, bilim ve devrim ise tek hakikat kaynağı. Yüklenen bu anaerkil ideoloji sokaklardaki sloganlarla zirveye taşındı. Bilim dahil her kurumsal yapı, fongülenen bu fəminist ajanlarca ele geçirilerek propaganda devasa bir canavara dönüştü. Aralarına katılacak erkekler çoktan fəminizasyon sürecinden geçirilerek maskülenlikleri yok edilen en zayıf olanlardan seçildi.

Daha önce detaylıca belirttiğim gibi, Dxğu dini ile sol görüş, aslında aynı anaerkil kültürün uzantısıdır. Türkiye’de bu, her fırsatta Kemalist ve Türkçü gençlere karşı özellikle maskülen erkekleri hedef alan birleşik bir saldırı olarak kendini gösterir. Vatanlarını, kaynaklarını ve ataerkil kültürün yüksek onur ve şeref simgesi olan ailelerini itsilalardan koruma arzusu, “Kamzilik” gibi uydurma laflarla genç kadınların zihinlere kazınmaya çalışılır. Bu sistem, tüm Batı ülkelerinde aynı şekilde işler: Çocuk yerine kedi-köpek anneliği, itsilacıların sevgiyle kucaklanması ve ülkelerini inşa eden cesur erkeklerin aßağılanması, hepsi fəminist kültür endüstrisinin sonuçlarıdır. Bu, ataerkil erkekliğin onurunu, vatanın kudsiyetini ve ailenin şerefini yok etmeye ant içmiş bir küresel tuzaktır.

Hayallerindeki anaerkildevrim gerçekleştiğinde dünyadaki sınırlar kalkacak, işciler zengin olacak, tüm insanlar ve hayvanlar vegan olarak kardeşçe birlikte huzur içinde yaşayacak. Sol kültür endüstrisinin bu gerçek dünyadan uzak fəminist ideolojisi, kadınları öyle bir ele geçiriyor ki, ølen kadınlar bile ancak bu ideolojinin propaganda çarklarına hizmet edip etmediklerine göre değer kazanıyor. Terørist bir kadın, bu sakpın anaerkil düzende kahraman ilan edilip şiirler, sloganlar, filmler ve şarkılarla göklere çıkarılırken, yeni nesiller yetiştirmek için canını ortaya koyan bir kadın öğretmen, işlerine yaramadığı için terør örgütlerince vahşice katledilse bile adeta yok sayılıyor. Daha da kötüsü, bu kadınların haklarını arayan aileleri, sol görüşlü olsalar dahi görmezden gelinmekle yetinilmeyip, solcuların “kötüler” ve “düşmanlar” listesine alçakça eklenebiliyor. Terørist elebaşına "babam" diyen kişinin kızının babasının Onat Kutlar şiirlerini sevdiğini belirtmesi sonrası Fatih Koparan’ın paylaşımıyla gündeme gelen, benim meslektaşım, arkeolog, öğretmen ve rehber Yasemin Cebenoyan’ın (29 Aralık 1957 – 30 Aralık 1994) anısı, bu ucube ideolojiyi bir kez daha gözler önüne seriyor. Yasemin, kendini en iyi şekilde yetiştirmiş, vatanına ve kültürüne hizmet etmiş bir kadın olmasına rağmen, solcuların işine yaramadığı için unutuldu.

Yasemin Cebenoyan, 30 Aralık 1994’te Cafe Marmara’da PQQ’nın yerleştirdiği bombanın patlamasıyla hayatını kaybetti. Arkadaşına doğum günü hediyesi almak için oradaydı. Aynı saldırıda yazar (bahsettiğim cenaze töreninde utanmasızca şiiri okunan) Onat Kutlar da eşiyle evlilik yıl dönümlerini kutlamak için bulunduğu pastanede ağır yaralandı ve kısa süre sonra yaşamını yitirdi. Fail, Pişmanlık Yasası’ndan yararlanıp sadece 9 yıl yatarak serbest bırakıldı. Yasemin’in abisi hakkını aradığında, solcular tarafından adeta “solculuktan aforoz” edildi.

Yasemin Cebenoyan ve Onat Kutlar hayatta olsaydı, muhtemelen bu kez ben, onların da diğer solcular gibi bir terør örgütü liderine "babam" deyip Türk gençlerini øldürmekle tehdit eden birini savunduklarını anlatmak zorunda kalacaktım. Ama şimdi, siyasi görüşlerine bakmadan onların yaşam hakkını savunuyorum. Ne var ki, onların solcu mahallesi abisi gibi beni ve medeni Türk gençlerini de şeytanlaştırmaya çalışıyor. Maalesef, onlara rağmen onların çocukları için de verdiğimiz bir mücadeledeyiz.

İşte ünlülerin, sağcı ve solcuların propaganda yarışına girerek paylaştıkları kişiler bunlar.

Yaklaşık bir asırdır, tüm milliyetçi ve ulusalcı partiler birer kukladan ibaret. Bu partiler, maskülen erkekleri zincire vurmak, içlerinden doğabilecek doğal liderleri baskı altına almak ve genç erkeklerin öfkesini istenen kanallara yönlendirmek için tasarlanmış tuzaklar. Türk gençlerinin sokakları ele geçirdiği günlerden sonra, Cexap yönetiminin sahtekâr tek adaylı seçim tiyatroları, imza kampanyaları, büyük mitingler ve 1 Mayıs gösterileri; hepsi, toplumdaki biriken öfkeyi kontrollü bir şekilde boşaltmak için kurgulanmış oyunlar. Gençlerin lider ya da siyasi parti arayışı anlaşılır, ama bu bir yanılsama. Eskiden milliyetçi Türk erkeklerini Mexap kontrol altinda tutuyordu, "Lider sorgulanmaz" anlayışıyla bazı zamanlarda gazlar alınarak hayatın olağan akışının bozulmaması sağlanıyordu. Mexap artık daha kültürlü ve bilgili medeni Türk erkekleri yönetememeye başlayınca hemen bir yenisi eklenerek IYIQ oluşturuldu fakat gençlerin öfkesini bu da kontrol edemeyince yerine biraz daha radikal gözüken ZQ oluşturuldu. Arada daha benzer irili ufaklı yedek partiler de mevcut. Türk çocuklarını parçalayan köpekleri bile savunan ZQ, ardından kendi maskesiyle, Mexap’ın genç nesillerdeki kaybettiği kontrolü yeniden ele geçirdi. Fakat artık görülüyor ki onlar da her fırsatta Türk gençlerini sahipsiz bırakıp, onlara sırt çevirdiler, hatta aßağıladılar. Dün bunun bir örneğini daha gördük.

Bu yüzden, siyasi partilerde birleşme ya da dayanışma fikri bir gerçekçi ve pratik değil. Çünkü tüm alanlar, tüm partiler kontrol altında. Sosyal medyada ünlü, anonim ya da gerçek hiçbir milliyetçiye körü körüne güvenilmemeli. Sadece birebir tanıdığınız, geçmişini bildiğiniz sosyal medya içerik üreticileri ve hesaplarla dayanışma kurulmalı. Yani hiçbir liderin, hiçbir partinin kontrolüne boyun eğilmemeli ve ortaya çıkan her lidere karşı acımasızca eleştirel olunmalı. Din, milliyetçilik ve vatanseverlik gibi kitleleri kolayca avucuna alan ideolojilerin serbest bırakıldığını ve denetlenmediğini düşünmek saflıktır. Türk gençleri üzerinden servet ve şöhret kazanıp, onlara karşı siyasi tavır alanlar boykotla ve zxrbalıkla cezalandırılmalı. Medeni Türk gençleri hapislerde çürürken, halkın öfkesini onlara karşı kışkırtan propagandacılara karşı uyanık olmak zorundayız.

Solcular, dxğu dincileri ve ünlüler ile aramızda artık onarılmaz bir uçurum var. Bu, bizlerin belirsiz geleceği ile onların fongülenen lüks ve konforu arasındaki savaşın çizgisi. Onlar, kendi şatafatlı hayatları için sizi ezmeyi, hatta øldürmeyi göze alanları yoldaş bellemiş. Bunlar unutulmamalı. Artık daha sert, rasyonel ve radikal çizgiler çekilmeli. Neredeyse her ilçesine köyüne kadar onlarca Türk gencini feda eden bu ülkenin sözde ünlüleri, bir PQQ’lı için taziye kuyruğuna giriyor. Aramızdaki bu uçurum sadece duygusal değil; hak, hukuk ve insanlık uçurumu. Terør destekçiliğinin insanlık suçu olduğu bunun "Barış" adı altında normalleştirilmesine izin verilmemeli. Onların “iyilik, hayvan sevgisi, insanlık” palavralarına kanılmamalı; hepsi bizim hayatımızı ve geleceğimizi gerçekten umursamayan insanlar.

Ülkenin geleceği hakkında umudunuzu kıranları, sizi demoralize edenleri anında engelleyin. Türk yurdu için verdiğimiz mücadelede kimsenin sizi yıldırmasına, haklı öfkenizi “zombi, kamzi” diyerek aßağılamasına izin vermeyin. Her fırsatta bunların ağzının payını verin. Artık fikirlerin tartışılacağı bir zemin kalmadı. Atatürk ve silah arkadaşlarının yaptığı gibi, tek yol sadece ileri doğru bir taarruz ile Türk yurdunu suçlulardan, itsilacılardan, terøristlerden ve destekçilerinden arındırma arzusu ile vatanımızı, hayatımızı ve geleceğimizi gaspedenleri bu topraklardan defetmek.
Evrimin özü olan üreme ve nesillerimizi sağlıklı bir şekilde yetiştirme hedefinde başarılı olmanın yegâne yolu, bizi ve çocuklarımızı øldürmekle tehdit edenlere karşı Türk yurdunu onurlu bir kararlılıkla korumaktır.