Mavi vatanın nimetleriyle övünmek için önce kendi halkını doyurman gerekir! Türkiye’de balık fiyatları öylesine uçmuş durumda ki halkın büyük bir kısmı sofralarına balık koyamıyor. Bu sırada, hükümetin su ürünleri ihracat rakamlarıyla övünmesi, Türk toplumuna yapılan açık bir haksızlık. Halkın alım gücü yok; balık bir lüks haline gelmiş. Ama şirketler ve devlet, bu durumu umursamadan ürünleri yabancı ülkelere ihraç ediyor.
Kendi denizlerinin ürününü kendi halkına ulaştıramayan bir ülkenin, ihracat rakamlarıyla övünmesi acı bir ironi değil de nedir? Avrupa’da halk yılda ortalama 22 kg balık tüketirken, Türkiye’de bu rakam yalnızca 6 kg. Kendi halkına balık yediremeyen bir ülkenin bu tabloyu değiştirmesi gerekmez mi?
Denizlerimizi katlettik, şimdi de çiftlik balıklarıyla övünüyoruz. Çiftliklerde üretilen balıkların yemleri, denizlerin dibini mahvediyor. Yem kalıntıları, atıklar ve ölü balıklar denizin dibinde birikerek oksijeni azaltıyor, ekosistemi öldürüyor. Bu çiftliklerin bulunduğu bölgelerdeki yerel balık popülasyonları yok oluyor, ama kimsenin umurunda değil.
Denetimsiz balık çiftlikleri, yalnızca doğal deniz canlılarının yaşam alanlarını yok etmekle kalmamakta, aynı zamanda yoğun yem kullanımıyla ekosisteme geri dönülmesi zor zararlar vermektedir. Yoğun yemleme nedeniyle tüketilmeyen yemler ve balık atıkları deniz tabanında organik madde birikimine yol açmakta, bu durum sudaki besleyici madde oranını artırarak “ötrofikasyon” denilen ciddi bir çevresel sorunu tetiklemektedir.
Ötrofikasyon sonucunda sudaki oksijen hızla azalmakta, müsilaj örneklerindeki gibi plankton patlamaları yaşanmakta ve deniz yaşamı ciddi tehdit altına girmektedir. Ayrıca, ağ kafeslerde yoğun şekilde stoklanan balıkların stres ve hastalıklara maruz kalması, antibiyotik kullanımını artırmakta, bu da yalnızca ekosistemi değil insan sağlığını da tehdit etmektedir.
Balık çiftliklerinin sebep olduğu kirlilik, dezenfektanlar, hormonlar, antibiyotikler ve yem katkıları gibi kimyasallarla sınırlı değildir. Sanayi atıkları, evsel atıklar ve denizlere yapılan kontrolsüz deşarj faaliyetleri, sucul ekosistemleri geri dönülmez bir yıkıma sürüklemektedir.
Avrupa ülkeleri, bu konuda sıkı denetimler yapıp ekosistemi korumaya çalışırken, biz sadece üretim rakamlarına bakıyoruz. Türkiye, Akdeniz levreği ve çipura üretiminde birinciymiş! Ama bu başarı, denizlerimizi mahvetme pahasına geliyor. Avrupa’nın çevre standartlarını örnek alıp denizlerimizi korumamız gerekirken, onları yalnızca ihracat için rakip olarak görüyoruz.
Su ürünleri sektöründeki çalışanların hali içler acısı. Denizde çalışan dalgıçlar ve işçiler, dünyanın en tehlikeli işlerinden birini yapıyor ama aldıkları maaş asgari ücretin biraz üstünde. Şirketler, maliyetleri kısmak için çalışanlara güvenlik ekipmanı sağlamıyor, çalışma koşullarını iyileştirmiyor.
Masa başında oturan yöneticiler rahat bir hayat sürerken, bu insanların emeği sömürülüyor. Avrupa ülkeleri, çalışan güvenliği konusunda sert standartlar uyguluyor. Türkiye’de ise denetim neredeyse hiç yok. Bu insanlar adeta kaderlerine terk edilmiş durumda.
İç sularda avcılıkta Avrupa birincisi olmamız övünülecek bir şey değil, aksine utanılacak bir tablo. Kısıtlı sayıdaki tatlı su kaynaklarımız, kontrolsüz avlanma ve kirlilik yüzünden tükeniyor. Belediyeler dere yataklarını betonla kapatıyor, fabrikalar zehirlerini suya akıtıyor, istilacı türler doğal ekosistemleri mahvediyor.
Avrupa ülkeleri, tatlı su kaynaklarını korumak için ciddi yatırımlar yaparken biz, avcılık rakamlarıyla övünüyoruz. İç sularımızdaki balık ve kerevit popülasyonlarının tükenmesi, ekosistemin tamamen çökmesi anlamına geliyor. Bu kadar kısa vadeli düşünmek, geleceğimizi yok etmekten başka bir şey değil.
Avrupa’nın balık tüketim oranı bizden neredeyse dört kat fazla, çünkü onlar doğalarını koruyor. Türkiye ise bu konuda tamamen duyarsız. Avrupa ülkelerinin deniz koruma politikalarını örnek almak yerine, onların talep ettiği ürünleri yetiştirmek için kendi ekosistemimizi yok ediyoruz.
Türkiye’de 2000 yılında kişi başına balık tüketimi 8 kg iken, 2019 yılında bu rakam 6,3 kg’a düşmüştür. Bunun temel nedeni, avlanan balıkların büyük bir kısmının ihraç edilmesi veya balık unu ve yağı üretiminde kullanılmasıdır.
2019 yılında avlanan yaklaşık 432 bin ton balığın yarısı (209 bin ton), balık unu ve yağı üretimine ayrılmıştır. Bu durum, halkın balık tüketiminden mahrum bırakılarak kaynakların rant odaklı kullanılmasını gözler önüne sermektedir. Yerel tüketimin azalmasının ana sebeplerinden biri, kültür balıkçılığının ekosistem tahribatı ve halktan kopuk dışa dönük bir ekonomi yaratılmasıdır.
Balık çiftliklerinde kullanılan yemlerin ana bileşeni olan balık unu, genellikle yasal avlama boyutunun altında avlanan hamsilerden elde edilmektedir. Bu durum, denizlerin doğal dengesini bozmakta ve hamsi popülasyonlarını hızla tüketmektedir. Yasal sınırların altında yapılan avlanma, uzun vadede yalnızca denizel ekosistemi yok etmekle kalmaz, aynı zamanda ekonomik sürdürülebilirliği de baltalar. Kültür balıkçılığında artan tekelleşme, bir avuç patronun çiftlik çalışanlarını sömürerek kârlarını katladığını, buna karşın halkın giderek daha az deniz ürünü tüketebildiğini açıkça göstermektedir.
Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’i tehdit eden istilacı türler, yerel balık popülasyonlarını yok etmekte, denizel besin zincirini kırmakta ve balıkçılığın verimini düşürmektedir. Deniz yaşam alanları tahrip edildikçe bu türlerin etkisi daha da artmakta, yerel türler rekabet edemedikleri için yok olmaktadır. Bilimsel çalışmalar, istilacı türlerin ekosistem üzerinde geri dönülemez etkiler bıraktığını defalarca kanıtlamıştır. Ancak Türkiye’de bu soruna karşı ciddi bir politika geliştirilmemiştir.
Denizlerimizi ve tatlı su kaynaklarımızı koruyacak önlemler yerine rant odaklı politikalarla ekosistem hızla tüketilmektedir. Bu süreç, yalnızca çevresel yıkıma değil, aynı zamanda uzun vadeli ekonomik ve sosyal çöküşe de neden olmaktadır. Doğanın yok oluşuna seyirci kalmak, geleceğimizi yok etmekle eşdeğerdir.
Üniversitelerdeki su ürünleri fakültelerinde görev yapan bazı akademisyenlerin, gerçekleri bilerek gizleyip kendi prestijlerini ve siyasi kariyerlerini ön planda tutarak çıkar yanlısı paylaşımlar yaptığını görüyorum.
Bilimin ışığını rehber edinmesi gereken bu kişiler, her açıklamayı sorgusuz sualsiz alkışlayarak bilimsel etiği ayaklar altına alıyorlar. Oysa bilim insanlarının görevi, hakikati araştırmak, konuşmak ve bunu dünyayla paylaşmaktır. Kendi çıkarlarını bilimin ve toplumun önüne koyan bu anlayış, Türk toplumuna ve bilim dünyasına hiçbir şekilde fayda sağlamaz.
Medeni Türkler bu insanların akademik ünvanlarına değil, kişilerin gerçeklere olan bağlılığına değer vermelidir. Herkesin diploma, sertifika ve ünvanları prestij uğruna biriktirdiği, kariyer hırsıyla gerçeği hiçe saydığı bir dönemde ünvanlar artık hiçbir anlam ifade etmez; asıl değer, gerçeği savunma cesaretine sahip olmaktan gelir!
🔬Konu hakkında çok daha ayrıntılı bilgiye aşağıdaki belgeselden ulaşabilirsiniz.⤵️
https://youtu.be/EC19RxijJGQ?si=z0vyihpblki3kymO
📄Su Ürünleri Yetiştiriciliğinin Önemi ve Çevresel Etkileri - Elazığ İli Örneği
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/532432
📄Türkiye Su Ürünleri Sektöründe Mevcut Durum, Sorunlar ve Çözüm Önerileri
https://www.researchgate.net/publication/351917479_Turkiye_su_urunleri_sektorunde_mevcut_durum_sorunlar_ve_cozum_onerileri
📄İçsularımızdaki İstilacı Türler ve Biyolojik Çeşitliliğe Etkileri
https://salibahtiyar.tr.gg/%26%23304%3B%EF%BF%BDsular%26%23305%3Bm%26%23305%3Bzdaki-%26%23304%3Bstilac%26%23305%3B-T.ue.rler-Ve-Biyolojik-%EF%BF%BDe%26%23351%3Bitlili%26%23287%3Be-Etkileri.htm
📄Türkiye'de Balıkçılığın Sorunları ve Çıkış Önerileri
https://bilimveaydinlanma.org/turkiyede-balikciligin-sorunlari-ve-cikis-onerileri/