Taş Devri Akıl Felsefesiyle Geleceğini Kâhinlere Soran Toplum

 Düşünün ki, M.Ö. 50.000’desiniz. Her doğa olayı, insan ruhunda derin bir korku ve dehşet uyandırıyor. Bir deprem, bir tsunami, bir hortum ya da bir yangın, yalnızca fiziksel bir yıkım değil, aynı zamanda tanrıların, şeytanların ya da cinlerin gazabının somut bir yansıması olarak görülüyor. İnsan, bu bilinmezliğin pençesinde, doğanın vahşi ve acımasız gücü karşısında çaresiz. Her gök gürültüsü, her yıldırım, ilahi bir cezalandırma; her felaket, insanlığın günahlarının bedeli. Bu korku, insanlığın anlam arayışının ilk tohumlarını ekiyor. Bugün küçümsediğimiz dinler, büyü ritüelleri ve mitler, işte bu kaotik başlangıçta, insanın bilinmezi anlamlandırma çabasının ilk adımları olarak doğuyor. 

Bu dönemde yaşam, her an ölümle burun buruna. Erkekler, kabilelerini ve ailelerini vahşi hayvanlardan, düşman kabilelerden ve doğanın öngörülemez öfkesinden korumak için her gün gerçek bir savaşın içinde. Fiziksel güç, hayatta kalmanın anahtarı; ancak bu güç, bedeni hızla tüketiyor. 30 yaş, bir erkek için yaşlılığın eşiği. Günümüzde bir hap ya da kremle kolayca tedavi edilen hastalıklar ve yaralanmalar, o dönemde ölümcül. Bir yara, bir enfeksiyon, bir kırık kemik, çoğu zaman yaşamın sonu anlamına geliyor. Doğanın bu korkunç acımasızlığı, insanlığın erken dönemlerinde hayatta kalmayı bir mucize haline getiriyor. 

Ancak kadınlar, bu vahşi dünyada farklı bir rol üstleniyor. Doğal seçilim, kadınları torunlara ve çocuklara bakma sorumluluğuyla donatmış; üreme yetenekleri, 30’lu yaşlardan sonra azalsa bile devam edebiliyor. Bu, kadınların kabilede erkeklerden daha uzun yaşamasına olanak tanıyor. Kabilenin en yaşlı erkeği 30’lu yaşlarının sonlarındayken, kadınlar 60’lara kadar ulaşabiliyor. Bu, bir kadının, kabilenin en yaşlı erkeğinden iki kat, hatta daha fazla yaşaması demek. Ve bu uzun yaşam, kadınlara eşsiz bir avantaj sağlıyor: deneyim. Bir kadın, erkeklerden 5 ila 10 kat daha fazla bilgi biriktiriyor, daha fazla olay görüyor, daha fazla döngüyü gözlemliyor. Bu bilgi, kabile kültürünün temel taşı haline geliyor. Yaşlı kadınlar, hem torunlara bakıyor hemde bu deneyimi yeni nesillere aktararak kabilenin hayatta kalmasını sağlıyor. 

Kabilenin en yaşlı erkeği, fiziksel gücünü kullanarak güvenliği sağlarken, en yaşlı kadın, artık bir şaman, bir kâhin ya da büyücü olarak, kabilenin ruhsal lideri oluyor. Onun tahminleri, kehanetleri ve ritüelleri, kabilenin kaderini belirleyecek kadar güçlü bir etkiye sahip. Bu kadınlar, doğanın işaretlerini okuyor, felaketleri öngörüyor ve kabileye hastalıkları iyileştirmede de rehberlik ediyor. Onların bilgeliği, kabilenin hayatta kalmasının anahtarı; onların sözleri, ilahi bir otoriteye sahip. Bu yapı, yalnızca bir kabilede değil, dünyanın dört bir yanında, farklı kültürlerde benzer şekilde işliyor. Anaerkil bir düzen, insanlığın erken dönemlerinde bilgeliğin ve ruhsal liderliğin temelini oluşturuyor. 

Yaşam koşullarının iyileşmesiyle erkekler de daha uzun yaşamaya başlıyor. Ancak bu, anaerkil düzenin kültürel etkisini tamamen ortadan kaldırmıyor. Bazı bölgelerde, erkek şamanlar, törenlerde kadın kıyafetleri giyerek ritüeller gerçekleştiriyor. Bu, sadece bir gelenek değil, aynı zamanda ulvi ve görünmez varlıklarla iletişim kurma çabası. Erkek şamanlar, kadın büyüsünün yüz binlerce yıllık enerjisini taklit ederek, bu kutsal bilgeliğe erişmeye çalışıyor. Bu davranış, anaerkil kültürün derin etkisinin bir yansıması. Kadınların doğa bilgeliği, erkeklerin fiziksel gücünü gölgede bırakıyor; çünkü bilgi, hayatta kalmanın en güçlü silahı. 

Bu dönemde, kâhinlerin tahminleri, bazen kendini gerçekleştiren kehanetler olarak gerçeğe dönüşüyor. Bir felaketin öngörülmesi, kabile bireylerinin sorumluluk yükünü hafifletiyor; çünkü her şey, kâhinlerin bilgeliğine bağlanıyor. Mutlu olaylar da felaketler de “kâhin bilmişti” diyerek anlam kazanıyor. Bu anlam arayışı, insanlığın ilk felsefi düşüncelerine kadar uzanıyor. Anadolu ve Ege kıyılarındaki filozof dedelerimiz, medeniyetin kurucuları olarak, bu anlam arayışını daha sistematik bir hale getiriyor. Ancak onlar bile, dünyanın bir boğanın boynuzlarında durduğunu ve boğa sallandıkça depremlerin meydana geldiğini öne sürüyor. Bugün bu bize komik gelse de, o dönemde bu tür bir açıklama, doğanın kaotik hareketlerini tahmin edebilmek için devrim niteliğinde bir başarı. 

Günümüzde, kadınların astrolojiye, büyüye, şamanlığa ve kâhinliğe olan ilgisi, tesadüf değil; bu, yüz binlerce yıllık anaerkil kültürün bir devamı. En ünlü astrologlar, kâhinler ve büyücüler, çoğunlukla kadınlar arasından çıkıyor. Kadınların, duygusal doğaları ve sezgisel yaklaşımları, bu alanlarda öne çıkmalarını sağlıyor. Yoga, karma, gezegenlerin etkisi, cadı okulları ya da çığlık seansları gibi modern pratikler, bu mirasın sekülerleşmiş biçimleri. Ancak bu durum, yalnızca kadınlarla sınırlı değil. Erkekler, her ne kadar akıl ve mantıkla hareket ettiklerini iddia etseler de, anaerkil öğretinin de etkisiyle din ve ideoloji yoluyla aynı anlam arayışına kapılıyor. Her şeyi bilimle açıklamaya çalışan bir erkek bile, bir felaket anında dini değerlere ya da ideolojik inançlara sığınıyor. Taraflarını buna göre seçiyor. Her şeyi bilen ana tanrıçaların gölgesi, modern çağda bile varlığını sürdürüyor. 

Son 10.000 yılda, ataerkil kültürler, bilgiye, veriye ve rasyonelliğe dayalı toplumlar inşa ederek büyük başarılar elde etti. Bilim, teknoloji ve medeniyet, bu rasyonel yaklaşımın ürünleri. Ancak anaerkil kültürün etkisi, özellikle bazı toplumlarda, hâlâ baskın. Orta Doğu gibi bölgelerde, anaerkil öğretilerin izleri açıkça görülüyor. Çocukluktan itibaren erkek çocuklarının sünnət gibi irrasyonel ritüellerle şekillendirilmesi, akraba evlilikleri, yetersiz beslenme ve eğitimsizlik, bu toplumları duygusal ve efeminen karar alma süreçlerine itiyor. Büyük felaketlerde, önlem almak yerine kâhinlerin ya da astrologların kehanetlerini tartışmak, deprem sonrası 23 Nisan'daki kıyafetler üzerinden Türk çocuklarını suçlayanlarla, Türk çocuğuna zarar verdiği için toplanan köpeklerin 'ahının tuttuğu'na inananların zihniyetleri temelde aynıdır: İrrasyonel ve duygusal köklü bir düşünce tarzının ürünü. 

Bu anaerkil kültürün bir yansıması. Felaket kapıya dayanmadan önce sorumluluk almak yerine bir kâhin seçme davranışı, yüz binlerce yıllık bu mirasın devamı gibi görünüyor. 

Ataerkil kültürler ise, bilgiyi kaydetme, tartışma kültürü ve erkeklere yüklenen sorumluluk alma bilinciyle, felaketlere daha erken önlem alıyor. Hatalarını telafi edecek cesur lider, kahraman erkekler yetiştiriyor. Ancak anaerkil toplumlarda, yönetimdeki erkekler bile, bir kadın davranışı sergileyerek güç ve yetkiyi alıyor ama sorumluluktan kaçıyor. Felaketin birincil sorumlusu olsa bile, utanma ya da hesap verme davranışı göstermeden hayatına devam edebiliyor. Bunun nedeni, ataerkil kültürdeki rasyonel cezalandırma sisteminin, anaerkil kültürde yerini sorumluluk reddine, başkasını kaderi, ilahi ve görünmez olanı suçlamasına ve cesur erkeklerin yokluğuna bırakması. 

Popüler bilimde sıkça duyduğumuz “İnanmak değil, bilmek istiyorum” cümlesi, modern insanın anlam arayışındaki ikilemini yansıtıyor. Çünkü en ateşli bilim savunucuları bile, bir taraf seçmek zorunda kaldığında, dini değerler ya da ideolojik inançlar doğrultusunda karar veriyor. En akılcı görünen birey bile, felaket veya duygusal bir kaos anında, bilimsel ciddiyetini koruma kaygısıyla, inançları ve ideolojisine sığınıyor. Bu, modern çağda bile kâhinlerin, astrologların ve dini liderlerin etkisini açıklıyor. 

Geçtiğimiz günlerde ESG’nin, Oryantalizm'i işlediği videosunu izlerken, Batılıların Doğulular hakkındaki düşüncelerinin yanlış olduğu vurgusu beni şaşkırttı. Fiziksel ve zihinsel olarak tamamen Batılı olan birinin, Doğunun irrasyonel, efeminen, yeniliğe kapalı, şehvet düşkünü ve içine kapanık gibi algılarının gerçek olmadığını iddia etmesi, ancak günümüz Amerika veya Avrupa'sının başka renkli bir köşesinden bakıldığında kulağa hoş gelebilecek bir romantizm. Ama bu, gerçeği örtbas etmekten başka bir şey değil. Ben ve dünyanın dört bir yanındaki benimle aynı fikirde olanlar, Türklerin, Doğunun dini ve kültürel mirasını benimseyen Batılılar olduğunu kabul ediyor. Evet Batılı yazarları pek çok konuda eleştirebiliriz fakat son 500 yılda, Avrupa’nın farklı köşelerinden çıkıp bilinmezliklere yelken açan, binlerce kilometre yol kat eden, karşılaştıkları insanları, kültürleri, dağları, taşları, böcekleri, kuşları, balıkları hatta oralardaki hikayeleri bile titizlikle kaydeden cesur erkeklerin Doğuya dair yazdıklarına “yalan” demek, sadece Doğunun ve diğer toplumların tarihsel başarısızlıklarını örtmek için başkalarını aşağı çekmeye çalışan anaerkil bir zihniyetin ürünü. Bu yazılara en fazla “abartı” ya da “fantezi” denebilir, ama yalan? Bu, gerçeği çarpıtmaktan başka bir şey değil. 

Dün Diamond’un da benzer bir Batı karşıtı videosunu izledim. Kendisi, her anlamda Doğudan değil, doğrudan Batılı bir figür. Ama videosunda, sürekli kendini tekrar eden, Doğunun Batı’ya karşı “şatodan dışkı atma, topuklu ayakkabı, parfüm” gibi sığ ve duygusal yorumlarla tarihi olayları ele alması, gerçekten hayret verici. Dünyanın geri kalanı ormanda öne doğru eğilerek taş ararken, birilerinin günümüze kadar kalacak kusursuz derecede şaşırtıcı şatolar inşa edip günümüzden bakınca “uyduruk” çözümler bulması dalga geçilecek bir şey olabilir, ama küçümsenemez. Roma İmparatorluğu’nun her türlü felaketten hâlâ daha sağ çıkmayı başaran yüksek medeniyet seviyesine, bırakın dünyanın her köşesindeki köyleri, şehirleri bile hâlâ ulaşamamış olması gerçeği, sokaklarda kedi, köpek, hatta insan dışkısına basmadan yürümenin bile lüks sayıldığı toplumlarda yaşanıldığı unutulmamalı. 

Bu mesele, sadece Doğunun Batı’yla karşılaştırılmasından ibaret değil. Sorun, aynı anaerkil kültürün, yetkiyi ve gücü isteme ama sorumluluğu reddetme isteksizliğinin bir devamı. Başka toplumları, başka insanları acımasızca eleştirmeden önce her toplum önce kendi ülkesine, kendi toplumuna, kendi insanına ve en önemlisi kendisine bakmalı. Bu davranış, rasyonel bir ataerkil kültürün ürünüdür. Kendini eleştirme cesareti, hatalarını tespit edip onarma iradesi, medeniyet inşa eden, birbirinin bilgisini kullanan, erkek egemen toplumların temel taşıdır. Ama sürekli kavga, başkalarını suçlama, didişme ve duygusal patlamalar? Bunlar, tamamen irrasyonel, anaerkil bir zihniyetin kalıntıları. Ve ne yazık ki, bu olayların hepsi birbiriyle doğrudan bağlantılı. 

Doğunun sorunu, kendi gerçeğiyle yüzleşmekten kaçması. Batılı seyyahların, Doğuya dair yazdıklarında abartılar olabilir, ama bu yazılar, o dönemin Doğusunun kaotik, içine kapanık ve yenilikten uzak yapısını yansıtıyordu. Bugün bile, bu coğrafyada, sokakların pisliği, altyapının yetersizliği, eğitimin zayıflığı ve irrasyonel geleneklerin ağırlığı, o yazıları doğruluyor. Anaerkil kültürün tarih öncesi inanç sistemi bu toplumlarda hâlâ baskın.
Toplumların yapısına dair yapılan geleneksel yorumlar, bazen yanlış bir şekilde erkeklerin ön planda olmasının, toplumun tamamen erkekler tarafından yönetildiği anlamına geldiği izlenimini yaratabilir. Ancak bu görüş, bir toplumun gerçek dinamiklerini anlamaktan uzak kalır. Günümüz dünyasında, her birey, aile yapılarından, anne-baba ilişkilerinden ve toplumsal gözlemlerden yola çıkarak bu durumun aslında çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu rahatlıkla görebilir. 

Özellikle Doğu toplumlarında, erkeklerin kamusal alanda daha görünür olmaları, ev içindeki güç dinamiklerinin kadınların elinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Kadınlar, sadece ailelerin iç işleyişinde değil, aynı zamanda çocuklarının evlenecekleri eşlerden, kocalarının yaşamlarına kadar geniş bir etki alanına sahiptir. Bir kadının, evin düzeninden, bireylerin inançlarına kadar her alanda derin bir etkisi vardır. Bu güç, görünmeyen bir el gibi aileleri ve toplumları şekillendirir. 

Dolayısıyla, bir toplumda erkeklerin önde olması, kadınların gücünün ve etkisinin yok sayılmasını gerektirmez. Aksine, bu durum, kadınların sosyal yapılar içinde nasıl ince bir şekilde etkin olduklarının, nasıl stratejik bir şekilde yön verdiklerinin daha fazla fark edilmesi gerektiğini gösterir. Bu güç dinamiği, tarihsel olarak ve günümüzde kadınların toplumsal hayattaki rolünün ne kadar güçlü ve belirleyici olduğunu bir kez daha gözler önüne serer. Bu toplumların erkekleri, sorumluluğu üstünden atmak için felaketler karşısında kâhinlerin, astrologların ya da dini liderlerin sözlerine sığınıyor. Bir deprem olduğunda, bilimsel önlemler tartışmak yerine, “falanca hoca bunu yıllar önce söylemişti” diyerek anlam arayışına kapılıyor. Bu, yüz binlerce yıllık anaerkil mirasın, modern çağda bile zihinlerimizi esir almasının bir kanıtı. 

Batı’nın başarısı, tesadüf değil. Onlar, bilgiyi kaydettiler, tartışma kültürünü geliştirdiler, hatalarını eleştirip düzelttiler. Cesur erkekler, bilinmezliklere yelken açarken, sadece macera peşinde koşmadılar; gördüklerini, öğrendiklerini sistematik bir şekilde aktardılar. Bu, ataerkil bir kültürün gücü. Doğuda ise, anaerkil kültür, sorumluluk almaktan kaçan, duygusal kararlarla hareket eden miskin bir zihniyet yarattı. Bir felaketin sorumlusu, utanmadan, sıkılmadan hayatına devam edebiliyor. Çünkü toplumlarında, sorumluluk alıp öne çıkarak onları rasyonel bir şekilde cezalandıracak cesur erkekler olmadığını biliyor. Herkes, suçu başkasına atarak sıyrılabiliyor. 

23 Nisan 2025’te İstanbul’da yaşanan deprem, Türk toplumunun iliklerine kadar hissettiği çaresizliği bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş ve çevresindeki yıkıcı depremin üzerinden henüz iki yıl geçmişken, insanlar hâlâ çadırlarda, konteyner kentlerde, ufacık bir siyasi eleştiride bile kapı dışarı edilme korkusuyla yaşıyor. 17 Ağustos 1999'daki Gölcük depreminden bu yana büyük bir depremin yaklaştığına dair korku, yıllardır hiçbir önlem alınmamış olmanın ağırlığıyla birleşti. Ve Türk toplumu, yüz binlerce yıllık o ilkel çaresizliğe geri döndü: Depremi kim bildi? Kam Ana nerede? Daha ilk günden tüm tartışmalar bu sığ, irrasyonel alana kaydı. İstanbul’da yaşayanlar, çaresizlik içinde, duymak istedikleri yalanı aradı: “Deprem olmayacak, evinize dönün, huzurla uyuyun.” Ve işte tam bu anda, efendilerini kurtarmak için bir süredir ortalarda dolaşan bir “kâhin” buldular: Şener Üşümezsoy. 

Şener Üşümezsoy’un akademik geçmişini eleştirmek ya da yorum yapmak benim haddime değil. Ama şunu net bir şekilde söylüyorum: Zaten hiçbir önlem almamış, almaya da niyeti olmayan, kaderini astrologlara, büyücülere ve din adamlarına teslim etmiş bir topluma, “Hiçbir şey olmayacak” diyerek bilge bir şaman rolü oynamak, Türk toplumunu uçuruma sürüklemekten başka bir şey değil. 

Üşümezsoy’un bu tavrını, doğrudan bir propaganda aracı olarak görüyorum. Yine sorumluluk almaktan kaçan belediye ve devlet yetkililerinin imdadına yetişen, onları kurtarmak için sahneye çıkan bir figür. Bu, aynı kültürün, felaket karşısında suçu örtbas etme stratejisinin ta kendisi; "Asla kötü haber getiren kişi olmayın. Kral, kötü haber getiren elçiyi öldürür: Klişe olabilir ama doğruluk payı var. Kötü haberi getirenin kaderinin asla sizin değil, bir meslektaşınızın olacağını bilin. Sadece iyi haberler getirin, yaklaşımınız efendinizi sevindirecektir.” Üşümezsoy, bu manipülasyonu kusursuzca uyguluyor. 

Beni bir Celal Şengör fanatiği olarak görebilir, eleştirebilirsiniz. Evet, 20’li yaşlarımdan beri Celal’in öğretileriyle kendimi şekillendirdim. Kendimi onun öğrencisi olarak görüyorum. Ama Celal’in bana kazandırdığı en büyük yetenek, buraya kadar bahsettiğim geleneksel Batı'nın rasyonel bir şekilde herkese ve her şeye eleştirel bakabilme becerisi. Bu yüzden, bu durumu doğru yorumladığımı düşünüyorum. Celal’in geçmişte tarihler vererek konuşması, kesinlikle bir hataydı. Türk halkı, deprem konusunda bırakın 5-10 yılı, 50-100 yıllık sapmaları bile anlayabilecek olgunluktan uzakken, tarih vermek, onu ciddiyetsiz bir konuma düşürdü. Bu hata, Şener Üşümezsoy gibi figürlerin ortaya çıkıp bilimi kâhinliğe çevirmesine zemin hazırladı. Belki Celal, halkı, belediyeleri ve devleti harekete geçirmek için böyle bir yol izledi; belki “50-100 yıl” deseydi, herkesin “Zaten ben ölmüş olurum” diyerek depremi ciddiye almayacağını düşündü. Bilmiyorum. Ama sonuç ortada: Bu strateji, Türkiye'deki bilimsel ciddiyeti zedeledi ve kâhinlerin önünü açtı. 

1999 Marmara Depremi’nden Kahramanmaraş’a, hiçbir bakan, hiçbir yetkili istifa etmedi. Sorumluluk almadı. Kusurlu binaları yapan müteahhitler ya kaçtı ya da cezasız kaldı. Neden? Çünkü efeminen toplumlar, suçluları, ahlaksızları ve haksızları rasyonel bir şekilde cezalandırmak için gereken onur, gurur ve ahlak gibi soyut erdemlere sahip, cesur ve rasyonel erkekler yetiştiremiyor. Zira yalan ve entrika, doğal seçilim baskısı oluşturarak toplum içindeki her bireyin hayatta kalmasında daha baskın bir rol oynuyor. Aksine, soyut adalet anlayışına, onur ve gurura sahip erdemli erkekler; yoksulluk, işsizlik ve sefalet gibi hem kadınlar tarafından iğrenç bulunan hem de toplumda değersizleştiren bir girdaba sürükleniyor. Çünkü bu düzende güçlü olan, yalan, dolan ve gayrimeşru işlerle zenginleşip başarıya ulaşıyor ve nihayetinde kadınların tercihiyle ödüllendiriliyor. İşte bu, anaerkil düzenin kaçınılmaz sonucudur. Toplum, sıradan bir hayvan sürüsü gibi, tamamen kadınların seçilim baskısına göre şekilleniyor. En efendi erkek bile genç yaşlarda, ne kadınlar tarafından tercih ediliyor ne de toplum tarafından ödüllendiriliyor; bu yüzden serseri erkekleri taklit etmeye yöneliyor. Ataerkil kültürün vaadi olan onurlu, şerefli ve erdemli erkeklerin yüceltilmesi ise tamamen çöküyor. Jön Türkler, İttihatçılar, Atatürk ve silah arkadaşları bu topraklarda yetişen en cesur, en rasyonel alfa erkeklerdi. Onlar, medeniyeti yükselten ve taşıyanlardı. Ama uygarlık ve dehşet el ele yürür. Medeniyeti inşa etmenin ve korumanın birinci yolu, onu yıkmaya gelenlerle savaşmaya hazır cesur erkekler yetiştirmektir. Ataerkil öğretinin zirvesi, kendi hayatını kabilesi, vatanı ve soyunun devamlılığı için feda etmeye hazır erkeklerdir. Bu erkeklerin azaldığı bir toplumda, her türlü dişil akımlar, kaos ve sorumluluk reddi yükselir. Artık Türk toplumunda da, hiçbir kadının hatasından özür dilemeyen kibrinin aynısını görüyoruz: Yetkililer, suçlular, sorumlular, utanmadan, sıkılmadan hayatlarına devam ediyor. 

Felaket senaryoları, en kötüsüne göre yapılır. Bu, en basit doğa sporunda bile temel kuraldır. Türk halkının beden eğitimini boş ders olarak geçirmesi, doğa sporlarından uzak olması, bu hazırlıksızlığın korkunç bir yansıması. Batı kültüründeki doğa sporlarının, güven ve tedbire olan etkisini hayatın her alanında görüyorum. Bir dalış, grubun en iyi dalgıcına göre planlanmaz; bir dağcı, en iyi dağcıya göre tırmanış yapmaz. Grup sporlarının hepsi, en acemiye, en kötü senaryoya göre hazırlanır. Bu, temel bir akıl kuralıdır. “Hava iyi olacak” diye plan yapılmaz. Atasözlerimiz bile bunu destekler: “Sen işini kış tut, yaz çıkarsa bahtına.” Havacılık sektörünün bu kadar güvenli olması, maksimum tedbirden kaynaklanır. Derin denizaltılar, uzun deniz seferleri, hepsi en kötü senaryoda bile hayatta kalacak şekilde tasarlanır. Doğa sporlarını aktif yapan toplumlar, bu yüzden en büyük felaketlere bile hazırdır. Türk toplumuna, okullardaki uyduruk dersler yerine 3-5 doğa sporu eğitimi verilse, bu zihniyet değişirdi. 

Türk toplumu, tüm dogmalara kanmayı bırakmalı; bilimin sert gerçeğiyle yüzleşip geleceğini kurtarmalıdır. Deprem, bu toprakların kaçınılmaz kaderidir. Şener Üşümezsoy’un “Risk yok, rahat olun” sözleri, şeker hastasına “Bol bol tatlı ye” diyen doktorun yalanı gibi. Üşümezsoy’un “Deprem olmayacak” kehaneti, yarın 7’lik bir felaketle çökerse, “Yanılmışım” deyip geçiştirilecek mi? İki yıl önce 100 binden fazla canı toprağa gömdük; hâlâ “Olmayacak” masalına sarılmak, akıl değil, çaresizliktir. 

Celal Şengör, bu ülkenin gördüğü en cesur adamlardan birisi. Konfor alanını terk edip on yıllardır hem bilimsel hem siyasi alanlarda Türk toplumunu uyarmış, Marmara’nın dibinde, dağında, taşında gerçekleri aramış, cebinden harcamış, dünyanın en saygın bilim insanlarını bir araya getirmiştir. Şengör’ün maskülen duruşu, bu vurdumduymazlığa rağmen pes etmemesidir. 

“İstanbul yok olacak” korkusu ile “Deprem olmaz” yalanı arasında kalmış durumda. Türk toplumu bu ikilemden kurtulmalı; dedikoduyla, tahminlerle vakit kaybetmemeli. Bilim, halkı mutlu etmek için değil, gerçeği göstermek için var. Riski sıfıra indirmek imkânsızsa, zararı azaltmak elimizde. Ama bu, cesur, rasyonel, sorumluluk alan bireyler gerektirir. Yüksek bir kararlılıkla, aklı rehber edinen genç erkekler yetiştirmeliyiz; yoksa anaerkil duygusallıkla kâhin veya din adamları peşinde koşar, her felakette çaresiz kalırız. 

Bilimsel ciddiyetle, cesaretle hareket etmezsek, her yıkımda aynı utancı, aynı acıyı yaşarız. Türk toplumu, uyanmalı ve kendi hayatını kurtarmalı. 

Her ailenin, yaşadığı bölgede doğal afetler ve acil durumlara karşı hazırlıklı olması, sadece İstanbul için değil, Türkiye’nin her şehri, ilçesi ve mahallesi için hayati bir gerekliliktir. Deprem, sel, yangın gibi felaket senaryolarına karşı proaktif bir yaklaşım benimsemek, bireylerin ve ailelerin güvenliğini artırmanın yanı sıra toplumsal dayanışmayı da güçlendirir. Bu bağlamda, ailelerin ve mahallelerin önceden organize bir şekilde hareket etmesi, kriz anlarında kaosu azaltarak hayat kurtarıcı olabilir. 

Öncelikle, her mahallede acil durumlar için bir görev dağılımı yapılmalıdır. Mahalle sakinleri arasında kimlerin ilk yardım bilgisi olduğu, kimlerin arama-kurtarma konusunda yetkin olduğu veya lojistik destek sağlayabileceği belirlenmeli ve bu bilgiler bir acil durum planına dönüştürülmelidir. Örneğin, bir mahallede sağlık personeli varsa, bu kişi yaralılara ilk müdahale için lider olabilir; teknik bilgiye sahip kişiler ise enkaz kaldırma veya iletişim ağını sürdürme gibi görevler üstlenebilir. Bu görev dağılımı, felaket anında panik yerine koordineli bir müdahaleyi mümkün kılar. 

Ayrıca, ailelerin temel ilk yardım bilgisi edinmesi büyük önem taşır. YouTube gibi erişilebilir platformlarda sunulan basit ilk yardım eğitim videoları, herkesin temel beceriler kazanmasına olanak tanır. Yara bakımı, kalp masajı, kırık tespiti gibi bilgiler, acil durumlarda bir hayatı kurtarabilir. Aile bireylerinin bu eğitimleri birlikte alması, hem bilinçlenmeyi artırır hem de kriz anında ortak bir dil oluşturur. Eğitimlerin yanı sıra, her aile olası senaryolar için bir plan hazırlamalıdır. Örneğin, deprem sırasında nerede buluşulacağı, iletişim kesilirse hangi alternatif yöntemlerin kullanılacağı veya acil durum çantasının nerede saklanacağı gibi detaylar önceden netleştirilmelidir. 

Türkiye’de milyonlarca istilącı yabancının yaşadığı bir ortamda, afet sonrası güvenlik endişeleri de göz ardı edilmemelidir. Deprem gibi büyük çaplı felaketler, toplumsal düzenin geçici olarak bozulabileceği durumlar yaratabilir. Bu nedenle, erkekleri çocuklarını, eşlerini ve değerli eşyalarını korumak için önceden belirlenmiş bir stratejiye sahip olması kritik önemdedir. Acil durum çantalarında sadece yiyecek, su ve temel ihtiyaçlar değil, aynı zamanda önemli belgelerin kopyaları ve bir miktar nakit de bulundurulmalıdır. Aile bireylerinin bir arada kalmasını sağlayacak buluşma noktaları ve iletişim planları, kaotik bir ortamda güvenliği artırır. 

Mahalle bazında örgütlenme, ilk yardım eğitimleri ve aile içi planlama, kriz anlarında hayatta kalma şansını büyük ölçüde artırır. Unutulmamalıdır ki, hazırlık ne kadar erken ve kapsamlı yapılırsa, felaketlerin yıkıcı etkileri o kadar azaltılabilir. Her birimiz, kendi ailemizden başlayarak bu bilinçle hareket etmeli ve çevremizi de bu konuda teşvik etmeliyiz. Çünkü bir felaket anında, hazırlıklı olan Türkler sadece kendi hayatlarını değil, başkalarının hayatlarını da kurtarabilir.

🔬Konu hakkında çok daha ayrıntılı bilgiye aşağıdaki belgeselden ulaşabilirsiniz.⤵️ 
https://youtu.be/okq27BWl2hY?si=ryrlwCP_FPIJB-Yc